Villanova Kültüründen Etrüsk Medeniyetine Geçiş Süreci

Bir önceki yazımızda, İtalya üzerindeki Tunç Çağı ve Demir Çağı kültürlerine değinmiş, bu süreçlere verilen kültürleri inceleyip açıklamıştık. İtalya üzerindeki Demir Çağı kültürü olan Villanova kültüründen evrilen Etrüsk Medeniyetine geçişi siz değerli okurlarımızla bu yazımızda inceleyeceğiz.

Villanova’dan Etrüsk Medeniyeti’ne Geçiş Nasıl Oldu?

Birden ortaya çıkan bir geçiş değil, bu bir süreç ve bu süreci bölgenin kendi içerisinde sağladığını görüyoruz.

Roma, Etruria’nın güney sınırında yer alıyor. Haritada büyük harflerle yazılanlar önemli Etrüsk kentleri. Bugün için İtalya’yı düşündüğümüzde, burası, üzerinde çok önemli Ortaçağ yerleşimlerini barındıran bir yer.

Bu bağlamda bakıldığında şöyle bir sorun var; bir çok önemli Etrüsk merkezi tarih boyunca önemli olmuş ve sürekli yerleşime uğramış. Sürekli iskandan dolayı Etrüsk merkezlerinin erken dönemlerine dönük arkeolojik araştırmalar anlamlı bir resim sunmuyor. Bugünkü İstanbul gibi.

Etrüsk merkezlerini biliyoruz ama kentlerin kendilerine yönelik arkeolojik verilerini geç dönemlerdeki iskanlardan dolayı bilmiyoruz. Büyük çaplı bilgilerimiz çok zengin sunular sergileyen mezar ve mezarlıklardan elde ediliyor.

Özellikle bölgenin iç kısmında yer alan merkezler hem Roma döneminde hem de Ortaçağ döneminde iskan ediliyor. Etrüsk tabakaları çok tahrip olmuş ya da modern iskanın altında saklı kalmış durumda.

Bölgeye baktığımızda Geç Villanova sürecinde 8.yy’da bazı köy yerleşmelerinin de hafif hafif birleşerek kasaba halini almaya başladığını görüyoruz. Bölgedeki Fenikelilerin varlığı ile dış tehditler bunu tetiklemiş ve dolayısıyla bu faktörler kendi aralarındaki dayanışmanın artmasına sebep olmuş olabilir. Köy yerleşimleri birleşerek kasaba halini alıyor. Bunların dağılımlarına baktığımız zaman maden yataklarına yakın yerlerde oluştuklarını gözlemliyoruz. Madensel anlamda zenginlik, insan topluluklarını böyle bir birleşime itiyor ve kasaba halini alan yerleşmeler ortaya çıkıyor. Bir diğer durum ise bu merkezlere baktığımız zaman ticaret yolları üzerinde kurulduğunu görüyoruz. Bu da önemli bir gösterge diyebiliriz fakat bu merkezler sayesinde ticaret yolları kurulmuş da olabilir.

Sonrasında kasabalar yavaş yavaş etrafını kontrol etmeye başlıyor. Ve uydu yerleşmeler oluşuyor. Ve bunlar ana merkezler haline geliyor. (Bir süreçten bahsediyoruz, birdenbire kentler kurulmuyor.) Bu merkezler ve maden yataklarına yakın olan kasabalar yavaş yavaş etrafını kontrol ederek kent haline süreç içinde evriliyorlar. Ve öyle anlaşılıyor ki bu yerleşmelerin hepsinin kendine ait bir yönetsel biçimi var. Kesinlik gösteren bir durum yok ama başlangıçta bir birlik halinde değiller, sonrasında birlik oluyorlar.

Bu yerleşimleri birleştiren bir dizi ortak eleman söz konusu. Bunlar içinde en önemlisi de dil ve inanç. Ve bu yerleşim yerleri yavaş yavaş bir federasyon halini almaya başlıyor, ortak paydalarından dolayı.

Aristokratizmin gelişmesiyle birlikte bu merkezlerde yaşayan insan topluluklarına soysal açıdan bakıldığında, kolonizasyonlarında kan bağına dayalı ortak nokta görüyoruz. Aynı kan bağına, kabileye ait olan insanlar ortak gömülüyorlar ya da aynı alana gömülüyorlar. Ve zaman içinde anıt mezarlar yapmaya başlıyorlar.


(Caere yakınlarındaki Regolini – Galassi Mezarı. )

Etrüsk medeniyetinde özellikle 7.yy ile birlikte karşımıza Tümülüs mezarlar (Yığma anıt mezarlar, toprak altında odalar barındıran mezar yapıları.) çıkacak.Mezarlar, bu kültürün Anadolu ile bağlantısını gösteren önemli bir gösterge.

Etrüsklüler, yazıyı ve kendilerinden olmayan bir dizi yaşam biçimini de Yunanlılardan öğreniyorlar. Örneğin, klineye uzanıp içki içmek gibi sempozyumları Yunanlılardan öğreniyorlar.

Yunanlılar, İtalya’da MÖ 8.yy başlarından itibaren varlar. 775 tarihindeki izler onların en erken izleri. Yunanlıların buraya gelmesinde Fenikeliler katkı sağladı. Yunanlıların girişimcileri Fenikelilerle ortak olarak geliyorlar, Uluburun batığındaki örnekte olduğu gibi (Miken, Ugarit, Mısır mühürleri gibi farklı yerlere işaret eden buluntu grupları.). O girişimci bireyler, kökenlerini bir kenara atarak zenginlik için, ortak çıkar için birlikte hareket edebiliyorlar. Yani Yunanlılar İtalya’yı , batı kolonisini büyük ihtimalle Fenikelilerden öğreniyorlar. Yunanlılar bölge halkından kadınlarla evlilikler yaparak melez bir kültür oluşturmaya başlıyorlar.

Heredot’un bize verdiği bir bilgi var. Heredot, Pers Savaşı’nı ele aldığı kitabında diyor ki; “Trysenos adındaki bir kral, Troya savaşının ortaya çıkmasından hemen önce, kuraklık ve kıtlıktan ötürü bir grubu Lydian’a, buraya (İtalya’ya) geçirdi”. Dolayısıyla Heredot, Etrüsklülerin kökenini buraya bağlıyor. (Heredot MÖ 5. yy’da yaşıyor, Perikles döneminde. )

Bir başka antik yazar Halikarnasoslu Dionysos, İmparator Augustus zamanında yaşıyor. Halikarnasoslu Dionysos, kendisinden önceki tarihçilerin söylediklerini de dahil ediyor yorumlarına ve yeni bir yorum öne sürüyor; “Bunlar hiçbir yerden gelmediler, her zaman bölgede yaşayan, oranın yerli halkı.” diyor.

Etrüsklülerde sanata baktığımız zaman; Demir Çağı’ndan Orientalizan Dönem’e doğru, hafif hafif değişim ve gelişim gösteren süreci izliyoruz. Orientalizan dediğimiz dönem, Yunan’da da varlığını gördüğümüz 7. yy (700- 600’lü yıllarda)’da Doğulu elamanların sanata yoğun bir biçimde girdiği ve Doğu dışındaki farklı yerli grupların bu elemanları kullandığı süreci ifade ediyor. Yunan’da da orientalizan dönem var, İyonya’da bir orientalizan dönem var, Lydia’da da bir orientalizan dönem nispeten var. Etruria’da da bir orientalizan dönem var; o da MÖ 7. yy’dır. Bu yüzyıl, Kıta Yunanistan’da olduğu gibi çok önemli bir süre. Ve bu dönemde Etrurialılar kendi topraklarından, İtalya’dan ve Avrupa’dan çıkarak, Etruria bölgesi dışındaki yerlerle kurmuş oldukları kültürel ilişkilerin ötesine geçiyorlar ve denizaşırı ilişkiler kurmaya başlıyorlar.

Aynı zamanda dıştan gelen eserler Etrüsk kentine ulaşmaya başlıyor. Bunlar: Urartu eserleri, Phyrig eserleri, Asur kökenli eserler, Suriye kökenli eserler. Ve bu dönemde artık Etrüsk merkezleri kent devleti halini almaya başlıyor.

Farklı eserler geliyor dedik. Mesela, Mezopotamya’dan gelen deve kuşu yumurtası ile süs eşyaları yapıyorlar. Kızıldeniz’den gelen deniz kabukları ile egzotik eserler üretiyorlar. Mısırdan fayans alıyorlar. Kuzey Suriye’den de bölgeye fildişi geliyor. Çoğu malzeme ham madde halinde geliyor.


Bir kişinin üzerini örten kefen benzeri giysinin üzerine konuluyor. Bu biraz Miken kuyu mezarlarındaki büyük zenginliği hatırlatıyor. Hektoral bir göğüslük, altından çekiçleme yöntemiyle kabartma olarak yapılmış figürleri görüyoruz. Kazıyarak yapılmış.


Aynı mezarda Suriye kökenli bir altın phiale. İçinde meşe palamutları var. İki farklı grubun savaşını gösteren bir sahne . Tam Suriye işi, yerli bir üretim değil.


Fibulalar. Çengelli iğneler. Bunlar yerli gelenekte.


Tam Suriye işi bir bakraç. Kabartma hayvan figürlerinin yapıldığı kulplu bir kap. Suriye kökenli mitolojik tasvirlerde bu kabın nasıl kullanıldığını görüyoruz.


Aslan protomlarından eklentilere sahip bir kazan. Bu da Suriye işi.


– Bölgeye bu eserlerin geldiğini görüyoruz. Çoğu eser bize orientalizan dönemde Etrüsk kültürünün nasıl evrildiğini gösterir nitelikte.


Büyük olasılıkla Fenike üretimi olan altın broş. Filigre tekniği yada telkari tekniği deniliyor. Kaynak tekniğinde yapılmış, araları siyah taşlarla süslenmiş bir broş.


 

Etruria’da sadece tümülüs mezar geleneği yok, oda mezar geleneği de var. Orientalizan döneminde oda mezarlar ve tümülüs mezarlar başladığında bunların içlerini de süslemeye başlıyorlar duvar resimleriyle.

 

Oda mezarlarına bir başka yazımızda değinmek üzere, saygı ve hürmetle…

 


Arkeolog Şeyda ÖZKAN’ın yazıları için tıklayınız…