İnsan, diğer canlı türlerine göre (belli bir evreye kadar) acizdir. Bu acizliğin de etkisiyle birşeye sığınmaya veya inanmaya mecburdur. İlk insanların tapındığı şeylerin, özellikle gücü altına alamadığı unsurlar olması fikrimizi destekler niteliktedir. İnsanın sığınma isteğinin zamanla tapınmaya doğru evrildiği muhakkak. İnsan gelişirken tapınma şeklide değişmiş, somuttan soyuta doğru bir süreç izlemiştir. Tanrı

İlk tapınmaların şimşek, yaşlı ağaçlar, sarp kayalık dağlar, güneş, ay, yıldızlar vs unsurlara yapılması zamanla yerini ata tapımına ve dolayısıyla pagan kültürüne bırakmıştır. Pagan tanrılarının ya tamamen insan ya da yarı insan yarı hayvan şeklinde tasvirleri yapılmıştır. Yunan, Roma ve İskandinav mitolojisinde Tanrılar tıpkı insanlar gibi kadın ve erkeklerden oluşan, evlenen, savaşan, kavga eden ve insani duygulara sahip olarak betimlenirler. Mısır mitolojisinde de benzer nitelikler mevcuttur, Tanrılar insan vücutlu hayvan kafalı olarak tasvir edilmektedir.

Tek tanrılı dine geçiş ile birlikte Tanrı’nın tasviri biraz kafa karıştırıcı bir hal almış olsa gerek ki, paganik öğeler kısmen devam etmiştir. Örneğin Tevrat’ın Yaradılış 18. bölümünde şöyle söyler:

“1- İbrahim günün sıcak saatlerinde Mamre meşeliğindeki çadırının önünde otururken, RAB kendisine göründü.
2- İbrahim karşısında üç adamın durduğunu gördü. Onları görür görmez karşılamaya koştu. Yere kapanarak birine,
3- “Ey efendim, eğer gözünde lütuf bulduysam, lütfen kulunun yanından ayrılma” dedi,”

Görüldüğü üzere Tevrat Tanrı’nın İbrahim’e insan suretinde belirdiğini söylemektedir. Aynı şekilde İsa’dan sonra da İsevi olan paganların eski inançlarından tam olarak vazgeçmediğini Baba-Oğul-Kutsal Ruh üçlemesinden yola çıkarak söyleyebiliriz. “Doğmaz” ve “Doğurmaz” olan Tanrı’ya bir oğul isnat edilmesi paganik kültürün izlerini göstermektedir. Hristiyan aleminde tarihte bir kaç kez tartışmalara yol açan ikona kullanımı da benzer şekilde paganik bir unsurdur. Hiyerofani özellik taşıyan ikonalar Katolik ve Ortodoks Hristiyanlarda kutsal addedilirken, Martin Luther öncülüğünde ortaya çıkan Protestanlık ikonaları reddetmektedir.

Orta Asya Türklerinde çok yaygın olan Gök-Tengri inancının izlerini islami kılıfa bürünmüş ve biraz da deforme olmuş şekilde Anadolu’da görmek mümkündür. Tanrısal bir tanımlama içermese de doğanın ruhlarına inanan Türklerin çocukları halen hapşıran birine “çok yaşa” der. Oysa bu eylemin kaynağı Orta Asya’daki ruh inancıyla doğrudan bağlantılıdır. İnanca göre hapşırmak, ruhun ağızdan çıkmasına sebebiyet verebileceğinden bu şekilde bir temenni ile engellenmek istenmektedir.

İslamiyetin gelişi ile birlikte İnsan’ın Tanrı algısı en olgun halini almış ve Tanrı tamamen soyut ve samed olmuştur. İhlas Suresinde net bir şekilde Tanrı’nın önemli vasıflarına vurgu yapılmaktadır.

“De ki; O Allah bir tektir.
Allah eksiksiz, sameddir.
Doğurmadı ve doğurulmadı.
O ‘na bir denk de olmadı.”

Böylece Tanrı, cismani tüm sıfatlardan soyunmuştur. İslamiyet her türlü tasviri reddetmekle birlikte, Esmaül Hüsna adı altında Tanrı’yı sıfatlandırmıştır.

Gelecek yazımızda Tanrı ve İnsan arasındaki ilişkiyi, tasavvuf açısından ele almaya çalışacağız.

“Tanrı ve İnsan 2” başlıklı yazımıza ulaşmak için tıklayınız.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

5 × 1 =