Sultan Alparslan

Büyük Selçuklu Devleti’nin ikinci hükümdarı (D. 20 Ocak 1029 – Ö. 25 Ekim 1072). Horasan Meli­ki Çağrı Bey’in son eşinden doğan oğludur. Amcası Tuğrul Bey’in ye­rine Selçuklu hanedanının ikinci hakanı olarak 27 Nisan 1064 ta­rihinde tahta geçmişti. Doğum tarihini XII ve XIII. yüzyıl tarihçileri 1032-33,  daha sonraki kaynaklar ise 1029-30 olarak vermekte­dirler. Ortaçağ İslâm tarihçilerinin en güveniliri kabul edilen İbnü’l-Esir, devrinin öteki tarihçileri gibi 20 Ocak 1029 tarihini vermektedir.

Alparslan, henüz küçük yaşta iken, babası Çağrı Bey’in hastalanması üzerine devletin yönetimini ele alarak  Gazneli saldırılarını durdurmuştu. Yine babasının sağlığında Karahanlılara (1049)  ve Gaznelilere karşı (1058) zaferler kazanması, zaten Çağrı Bey’in son yıllarında veliaht sıfatıyla yönettiği Horasan Sel­çuklu Devleti’nde ve hatta bütün Selçuklu topraklarında büyük bir itibar kazanmasına yol açmıştı. Bu nedenle Çağrı Bey’in Ağustos 1059’da ölümü üzerine Horasan Meliki oldu.

Alparslan,  amcası Sultan Tuğrul Bey arkasında evlât bırak­madan ölünce, onun vasiyeti üze­rine tahta çıkarılan Süleyman’ın sultanlığını kabul etmemiş ve der­hal onunla mücadeleye girişmişti. Tuğrul Bey’in ölümü üzerine isyan eden Huttalan ve Saganiyan emir­leri ile Herat’ta bulunan amcası İnanç Yabgu üzerine yürümek zo­runda kaldı. Asi emirleri itaat altı­na aldıktan sonra İnanç Yabgu’yu da yenerek taht üzerindeki hak talebinden vazgeçiren ve onu tek­rar eski yerinde bırakan Alpaslan, büyük bir ordu ile imparatorluk başkenti Rey’e doğru hareket etti. Ancak onun bu meşguliyetinden dolayı gecikmesi sırasında kendi adına hutbe okutarak sultanlığını ilan eden Kutalmış, 50.000 kişilik ordusuyla Rey üzerine yürümüş ve karşısına çıkarılan kuvvetleri bozguna uğratmıştı.

Tahta çıka­rılan Süleyman ise sultanlığını kabul etmeyen rakiplerine göre kendi zayıflığını fark ederek daha önce Rey’i bırakıp Şiraz’a çekil­mişti. Alpaslan’ın hükümet mer­kezine girmesi üzerine İsfahan’a kadar ilerlemiş olan Kirman Meli­ki Kavurd kendi topraklarına geri döndü ve Alpaslan adına hutbe okuttu. Alpaslan’ın Rey’de tahta çıkmasından ve adına hutbe oku­tup sikke kestirmesinden sonra saltanatı, Abbâsî Halifesi Kâim Biemrillâh tarafından da törenler­le tasdik ve ilân edildi. Alpaslan, hükümdarlığı süresince devletin batı yönüne doğru büyümesine daha çok önem vermiş; batıda fetih, doğuda ise genellikle asa­yişi sağlamak amacıyla harekâtta bulunmuştur.

Bunun başlıca ne­deni, babası Çağrı Bey’in kırk beş yıl önce Bizans topraklarına yap­tığı akınlar sırasında keşfedilen Doğu Anadolu yaylalarının Türk- menler için en uygun yerleşme alanı olarak görülmesidir. XI. Yüz­yılın başlarından itibaren aralıksız süregelen göçler dolayısıyla Sel­çuklu ülkesinin hemen her tarafı­na dağılan ve yer yer toplumsal rahatsızlıklara da sebebiyet veren bu Türkmenlerin alışkın oldukları koşullara uygun bir memlekete yerleştirilmeleri gerekiyordu.

Alparslan, çocukları arasında en fazla sevdiği Melikşah ile Ho­rasan’dan getirdiği eski veziri Nizâmülmülk ile birlikte Rey’den Azerbaycan’a doğru hareket etti. Yol boyunca fetihlerini sürdürerek ulaştığı Doğu Anadolu’da Bizans­lıların elinde bulunan, bölgenin en korunaklı kenti Ani’yi kuşattı. 16 Ağustos 1064 tarihinde bu kent Selçukluların eline geçti.

Alpaslan, Kirman Meliki Kavurd’un isyankâr tutum takındığı haberini alınca, Doğu Anado­lu’daki harekâtını yarım bırakarak Rey’e döndü ve Aralık 1064’te oradan Hemedan’a geçti. Kavurd’un af dilemesiyle sonuçlanan bu olaydan sonra, Horasan Melikliği sırasında oturduğu Merv’e gi­den Alpaslan o kışı orada geçirdi.

1067 yılı başlarında Kirman Meliki Kavurd yeniden isyan etti. Alpars­lan’ın, ağabeyi, Kavurd’u bağışla­ması onu iyilikle kendine bağla­maya çalıştığını göstermektedir. Ancak Kavurd ile başkalarının yine isyan etmeleri üzerine Alpas­lan, 1068 yılı başlarında ikinci kez Kafkasya üzerine yürüdü. Ama­cı bütün Azerbaycan’ı bir daha huzursuzluk kaynağı olmayacak biçimde Selçuklulara bağlamaktı.

Alpaslan’ın her iki Kafkas­ya – Doğu Anadolu seferini de yarım bırakmış olmasına rağmen Türklerin Anadolu’daki ilerlemele­ri sürüyordu. Bu arada Türkmen seferlerinin Bizans İmparatorluğu için açık bir tehlike oluşturmaya başladığını gören Bizanslılar, 1068   yılında tahta geçen Romanos Diogenes’e kurtarıcı gözüyle bakıyorlardı. Anadolu’da olaylar, kaçınılmaz bir Romanos Diogenes – Alpaslan karşılaşmasına doğru tırmanırken, Alpaslan Suri­ye ile meşguldü ve Mısır’daki Şiî Fatımî iktidarını yıkmayı hedef edinmişti.

Suriye’nin Selçuklu Devleti’ne geçmesini arzu eden Hamdânî Hükümdarı Nâsırüddevle, Alpaslan’dan Fatımilere karşı yardım istedi. Bunu fırsat bilen Al­paslan Temmuz 1070’de büyük bir ordu ile hareket ederek, Ma­lazgirt ve Erciş kalelerini aldıktan sonra, Meyyâfârikin (Silvan) ve Amid (Diyarbakır) yöresine inerek Urfa önlerine yürüdü (Ekim 1070). Bizans kalelerini de aldıktan sonra Mirdâsîlerin elinde bulunan Halep’e yöneldi. Bu sırada Alpaslan, Şam üzerine yürümeyi planlarken bir Bizans elçisi gelerek imparato­run Malazgirt ve Ahlat’a karşılık Menbic’i Selçuklulara bırakmak istediğini söyledi.

Elçiye olum­suz yanıt veren Alpaslan, Batı Anadolu’dan Ahlat’a dönen Emir Afşin’den aldığı ve Anadolu’da ciddi bir Bizans tehlikesi bulunma­dığını bildiren rapora güvenerek, planında değişiklik yapmadı. An­cak aynı günlerde Diogenes’in büyük bir ordu ile Anadolu’ya ha­reket ettiği haberini aldı. Alpaslan ordusunun bir bölümünü Şam’ı fethetmek üzere Suriye’de bıra­karak, 6 Nisan 1071’de Musul’a doğru hareket etti. Romanos Di­ogenes’in Anadolu’da ilerlerken topladığı takviye güçlerle 200.000 kişiye varan ordusunun o güne kadar görülmemiş donanımı, Bi­zanslıların bütün güçleriyle ve son sözlerini söylemek amacıyla geldiklerini ortaya koyuyordu.

26 Ağustos 1071 Cuma günü Malaz­girt Ovası’nda yapılan meydan savaşı gerçekten son sözün söy­lendiği bir savaş oldu. Selçuklula­rın elde ettiği büyük zafer Türklere Anadolu kapılarını açarak dünya tarihinin geleceğine yön verdi. Artuk, Mengücük, Saltuk, Dânişmend ve öteki Türkmen beylerinin güçleriyle birlikte Bi­zans kuvvetlerinin ancak dörtte birine ulaştığı tahmin edilen Sel­çuklu ordusunun bu savaşta bü­yük başarı elde etmesini, moral gücünün yüksekliğine ve taktik üstünlüğüne bağlamak yerinde olur. Bizans kuvvetleri, aralarında dil, din, ortak gaye gibi birleşti­rici öğeler bulunmayan ve daha önce birbirleriyle devamlı surette savaşmakta olan Frank-Norman, Bulgar, İslav, Peçenek (Kuman), Uz (Oğuz), Gürcü ve Ermeni top­luluklarından derlenmişti. Bizans ordusunun pek çoğu ücretli olan bu karışık askerlerden oluşması­na karşılık, Selçuklu ordusu yal­nız Müslüman Türkler ve onlara yardım den Müslüman Kürtlerden oluşuyordu ve bu askerler ücret karşılığı savaşmıyorlardı. Aynı biçimde, Bizans komutanları ara­sında da çeşitli görüş ayrılıkları, kişisel kin ve haset duyguları bu­lunurken, Selçuklu komutanları, Alpaslan’ın tahta çıktığı günden itibaren çevresinde kenetlenmiş olan Sav Tegin, Ay Tegin, Porsuk ve Gevherâyin gibi kişilerdi. Bi­zans ordusunun kütle savaşı ya­pan, manevra yeteneği zayıf, ağır donanımlı birliklerine karşı, Türk kuvvetlerinin hemen bütünüyle hafif donanımlı, manevra kabiliye­ti yüksek süvari kıtalarından oluş­ması, savaşın seyri ve sonucu üzerinde etkili olmuştu.

Üstün güçlerine rağmen Bi­zanslıların yenilmelerinde rol oy­nayan en önemli etken ise Alpas­lan’ın uyguladığı savaş planıydı. Alpaslan, Türklerin tarih boyunca kara ve deniz savaşlarında her zaman kullandıkları, merkeze yer­leştirilen zayıf fakat süratli birlik­lerin geri çekiliş görüntüsüyle düş­manın merkez kuvvetlerini peşle­rine takıp yan cenahların arasına sokmaları ve hızla geri dönerek çembere almaları taktiğini uy­gulamış, Bizans kıtalarının kolay manevra yapamamaları da başa­rıya ulaşmasını çabuklaştırmıştı. Alpaslan, yenik düşen Bizans İmparatoru’na şeref misafiri muame­lesi yapmıştı. İki hükümdar ara­sında dostluk kurulmuş ve metni bugün mevcut olmayan bir barış antlaşması imzalanmıştı. Ancak Romanos Diogenes’in gıyabın­da tahttan indirilmesi ve bir süre sonra da hileyle ele geçirilerek, gözlerinin oyulup ölümüne sebe­biyet verilmesi (4 Ağustos 1072) üzerine bu antlaşma hükümleri uygulanamamıştır.

Sultan Alpaslan, Artuk Bey Komutasındaki kuvvetlerin Anado­luya girmeye hazırlanırken kendisi de 200.000 kişilik ordusuyla Maverâünnehire hareket etti. Al­paslan’ın ilk kez bu kadar büyük bir orduyla sefere çıkması belki bu seferinde Karahanlıları tümüyle ortadan kaldırmayı hedef edinme­siyle açıklanabilir. Ancak Alpas­lan’a yapılan suikastın, bu seferi sonuçsuz bırakması durumu ter­sine çevirmiş ve taarruza kalkan Karahanlılar Tirmiz’i alarak Amuderya’yı geçip Belh’e kadar geldi­ler. Alpaslan, önemli bir direnişle karşılaşmadan Karahanlıların topraklarında ilerlerken, bir süre kuşatmaya direndikten sonra tes­lim olan Barzam Kalesi komutanı Yusuf Harizmî (Barzemî) tarafın­dan, çizmesine sakladığı küçük bir hançerle vurularak ağır biçim­de yaralandı ve dört gün sonra da şehit oldu (24 Kasım 1072).

Batı Türklerinin atası kabul edilen Alpaslan, Arap ve Bizans tarihçilerinin görüş birliği içinde belirttikleri ve kendisine verilen unvan, künye ve sıfatların da açıkça gösterdiği gibi çok cesur, yiğit ve kudretli, azamet sahibi bir kişiliğe sahipti. Heybetinin ya­nında adaleti ile de ün yapmış, ağabeyi Kavurd’a ve Romanos Diogenes’e yaptığı muameleler­den de anlaşıldığı gibi bağışlayıcı ve hoşgörü sahibi olduğunu defa­larca göstermiştir. Oldukça dindar bir Müslümandı ve dinî hükümle­rin sadakatle uygulayıcısı olarak tanınıyordu. Onun bu yönü, halk arasında velî derecesine yüksel­tilmesine ve kendisine pek çok kerametler isnat edilmesine yol açmıştır. Sarayında, günde elli koyun kesilen bir imaret bulun­duğu ve ayrıca adları listeler ha­linde düzenlenen fakirlere harçlık dağıtıldığı eski tarihlerde kayıt­lıdır. İslâmiyet’in henüz girmediği ülkelerde aldığı her kente hemen bir cami yaptırdığı; askeri çalış­malarından dolayı yeterince fırsat bulamadığı imar işleri ile bilim, fikir ve sanat adamlarını toplayıp devlet koruması altına almak gibi toplumsal faaliyetleri de veziri Nizâmülmülk’ün eliyle yürüttü­ğü bilinmektedir. Bastırdığı altın paraların çokluğu da devrindeki ekonomik gelişmeyi ve refah, gös­termektedir.

Şair Ömer Öztürkmen Ma­lazgirt Zaferi’ni çok güzel özetle­mişti:

“Bir Cuma günü sabaha karşı,

Malazgirt’te elli dört bin er,

Bestelediler en güzel marşı;

Allah-u ekber, Allah-u ekber…”

KAYNAKÇA

IŞIK, İhsan. “Sultan Alparslan”. Türkiye Ünlüleri. 1. Ankara: Elvan Yayınları, 2013.