“Musikinin tamamı rûhânî cevherlerdir; o da dinleyicilerin nefisleridir, aynı zamanda etkileri de tamamen rûhânîdir.”(1)

İnsanı etkileyen önemli etkenler arasında ses ve/veya müzik önemli yer tutar. Sözün temeli olan ses ahenk kazanınca müzik olur, müzik ise dansın temel nedenidir. İnsanın müzik ile tanışmasının kökenlerini bulmak biraz zor gibi olsa da bilinen en eski müzik aleti Neandertaller tarafından kullanılmıştır. Bu buluş elbette tarihe bakışı değiştirmiştir. Bulunan bu müzik aletinin birebir kopyasını yapmışlar. Çıkan ses oldukça etkileyici. Aşağıda paylaştığım linkten dinleyebilirsiniz.

Carl Gustav Jung, simyacıların şu sözünü aktarır bize: “Doğanın yarım bıraktığını sanat tamamlar.”

Müzik bu sanat dalları içerisinde belki de en önemli olandır. Zira duyguları beslemekle beraber beyinde matematiksel bir işlem süreci de yer almaktadır. Özellikle hem nota okumak hem de enstrüman kullanmak, beynin her iki lobunun da çalışmasına sebebiyet vermektedir. İhsan-ı Safa yazarları dahi musikiyi matematik risalesinde bir bölüm olarak ele almaktadırlar.

Kur’an-ı Kerim’in bize bildirdiği üzere, Tanrı alemi yaratmazdan evvel “kün” dedi ve her şey olmaya başladı. “Kün” kelimesi oldukça etkileyici bir özelliğe sahip. Sessiz bir ortamda “kün” kelimesini, özellikle “n” harfini uzatarak, birkaç dakika söylediğinizde, bu ses ile ortaya çıkan titreşimin bütün vücudunuzu etkilediğini göreceksiniz. Benzer şekilde ilk yaratılışta bu sese eşdeğer bir frekansın ortaya çıkması, ilk patlamayı tetiklemiş olabilir. Tatlı bir anlatımla yaratılış ile musikiyi bağdaştıran yazar İhsan Oktay Anar, Suskunlar kitabında şöyle bahseder:

  • Başlangıçta sükût var idi. Ve her yer karanlık idi. Ve Yaradan Yegâh makamında terennüm eyledi. Ve bu ışıltılı nağme ile etraf nûr oldu. Ve nağme boşlukta yankılanıp geri döndü. Ve Yaradan, bu Yegâh nağmenin güzel olduğunu gördü. Ve akşam oldu ve sabah oldu, birinci gün.
  • Ve Yaradan Dügâh makamında terennüm etti. Ve suların ortasında bir azîm kubbe peydâ oldu. Ve kubbe tâ arşa kadar yükseldi. Ve nağme, işte bu kubbede yankılanıp geri döndü. Ve Yaradan bu Dügâh nağmenin güzel olduğunu gördü. Ve akşam oldu ve sabah oldu, ikinci gün.
  • Ve Yaradan Segâh makamında terennüm etti. Nağme çöllerde ve enginlerde yankılanıp geri döndü. Ve Yaradan bu Segâh nağmenin güzel olduğunu gördü. Ve terennüme devam etti. Nağme ile mest olan toprak, ot ve tohum veren; sebze ve meyve veren ağaçlar hâsıl etti. Ve akşam oldu ve sabah oldu, üçüncü gün.
  • Ve Yaradan Çârgâh makamında terennüm etti. Ve bu nağme, vecde gelip ışıl ışıl ışıldayan yıldızların ve kendisiyle Yaradan’ın hem Gündüz’e hâkim olduğu Güneş ve hem de geceye hâkim olduğu Kamer’in bulunduğu göklerde yankılanıp geri döndü. Ve Yaradan bu Çârgâh nağmenin güzel olduğunu gördü. Ve akşam oldu ve sabah oldu, dördüncü gün.
  • Ve Yaradan Pençgâh makamında terennüm etti. Ve bu nağme, envaî çeşit deniz canavarlarıyla ve türlü türlü canlı mahlûkatla kaynayan deniz dibinde ve çeşit çeşit kanatlı kuşla dolu semâda yankılanıp geri döndü. Ve Yaradan bu Pençgâh nağmenin güzel olduğunu gördü. Ve akşam oldu ve sabah oldu, beşinci gün.
  • Ve Yaradan Şeşgâh makamında terennüm etti ve gelecek olan yankıya kulak kabarttı. Ancak bu kez, nağme yankılanmadı. Bununla birlikte Yaradan baktı ki, uzaklarda bir yerden aynı makamda bir âvâz gelir, hemen tanıdı: Cins cins canlı mahlûkatın ve yürüyenlerin ve sürünenlerin ve denizdeki balıkların, göklerdeki kuşların ve her şeyin hâkimi ilân edip mübârek kıldığı İnsan’ın sesiydi bu. Yaradan bu sesin pek o kadar çirkin olmadığını gördü. Ve akşam oldu, sabah oldu, altıncı gün.”
  • Ve Yaradan Heftgâh makamında es eyleyip sustu. Çünkü sesini Yer ile Gök arasındakilere işte böyle duyurmuştu. Ve Yaradan, yedinci günü mübârek kılıp takdîs eyledi ve dinlendi.(2)

Semavi dinlere mensup toplumlarda da müzik, dini ritüellerde önemli yer tutar. Kilise ayinlerinde org eşliğinde ilahiler söylenmesi ritüelin önemli parçalarından biridir. Aynı şekilde İslamiyet’te de özellikle tarikatlarda, müzik önemli bir unsur olmakla beraber Arap coğrafyasının bir kısmında haram sayılmaktadır.

“Müziğin bazı peygamberlerin (selam üzerlerine olsun) şeriatlarında haram kılınmasının sebebi, insanların müziği hikmet sahiplerinin kullandığı yolda değil bilakis oyun-eğlence yolunda kullanmaları, dünya lezzetlerine-arzularına rağbet etmede ve gururlanma konularında kullanmalarındandır.”(3)

“Mûsiki âşıkın aşkını, fâsıkın fısk’ını arttırır.”
Kelam-ı Kibar

Müziğin aşk ile doğrudan bağdaştırılması, ehl-i irfanın genel adetlerindendir. Müzik, coşkuyu tetikleyici nitelik taşıdığından aşkın cezbeye gelmesini, kendisinden geçerek Hak ile Hak olmasına bir vasıta niteliği oluşturmaktadır. Şu menkıbe nüktedan bir cevap vermektedir “Müzik haramdır.” diyenlere:

“Nefahatü’l-üns adlı kitapta şöyle bir anlatım vardır:
– Hazreti Mevlana bir gün, ‘Rebab sesi, bize cennetin kapısının sesini işitir gibidir.’ demiş.
Huzurunda oturan bir ham-ervah:
– ‘Biz de o rebabın sesini işitiriz ama, Mevalana’ya verdiği gibi bir tat duymayız.’ diye konuşmuş.
Hazreti Mevlana, o ham-ervaha şu yanıtı vermiş:
– Bizim işittiğimiz o kapının açılış sesidir. Sizin işittiğiniz ise, yüzünüze kapandığının sesidir de ondan…” (4)

Alevi-Bektaşi toplumunda ise, tutucu kesimin aksine müzik, “O’na varmaya vesile arayın.” ayetine binaen, Hak ile bir olmaya araç olarak görülmektedir. Bu sebeple bağlama, ‘telli kuran’ olarak adlandırılır. Zira ayetlerin meali niteliğinde olan nefesler bağlama eşliğinde söylenir, dolayısıyla ayetleri terennüm eden zakirin bağlaması da sözün dile gelmesine yardım ettiğinden telli kurandır. Söylenen bu nefeslerin kimileri irticalen söylendiğinden ilahi ilham olarak adlandırılır. Alevi-Bektaşiliğin önemli ritüellerinden biri olan semah da müzik ile özdeş bir ritüel icrasıdır. Cem ayinlerinin vazgeçilmezi olan semah, ilahi aşkın en coşkun olduğu anda, kimin gönlünden taşarsa o semaha kalkar. Kırklar meclisinden miras kalan semahın figürleri sembolik anlamlar ifade etmekle birlikte, bazıları figürleri doğadan örnek almıştır. Özellikle kutsal addedilen Turna kuşu önemli örneklerden biridir.

Alevi süreğinde anlatılan bir menkıbe, bağlama ve nefeslerin önemini vurgulamaktadır:

“Hz. Muhammed, miraçtan doksan bin kelam öğrenip döndüğünde bunun otuz binini herkese, otuz binini sadece Hz. Ali’ye anlatır, son otuz bin kelamı ise kimseye anlatmaz sadece kendisinde sır olarak kalır. Bu durumdan haberdar olan Selman-ı Farisî, Hz. Ali’ye yalvarır yakarır. Bildiği sırları kendisine de söylemesini rica etse de Hz. Ali bu isteğe olumlu yanıt vermez. Lakin Selman-ı Farisî de pes edecek gibi değildir. Bir türlü rahat bırakmaz velilerin babasını. En sonunda can-ı gönülden bilmeyi arzulayan Selman’a sadece bir sırrı söyleyeceğini fakat bunu kimseyle katiyen paylaşmaması gerektiğini söyler. Selman, bin bir yemin ile bu şartları kabul eder. Şah-ı Velayet, Selman’ın kulağına eğilir ve öğrendiği otuz bin sırdan sadece birini söyler. Selman’ın gönlü taşar, aklı yerinden oynar. Nereye gideceğini şaşırmış halde bir o yana bir bu yana yürür. Günler geçmeye başladıkça, Selman’ın gönlüne düşen ateş daha da büyür, yükün ağırlığı Selman’ı yormaya başlar. Sokaklara çıkar, insanların gözlerine bakar, biri sorsa da birden anlatsa bildiğini ama nafile. Yandıkça yanar, gönlü kor olur. Günler geçtikçe daha perişan olur, artık dayanamaz; bir dut ağacına bu sırrı fısıldamaya karar verir. Hemen bir dut ağacı bulur ve sırrını ağaca fısıldar. Ağaç birden dallarını eğmeye ve hızlı bir şekilde yapmak dökmeye başlar. Selman, yaptığı hatayı anlar ve geç olmadan Hz. Ali’ye durumu anlatmaya karar verir. Hz. Ali’yi bulur ve olan biteni anlatır. Beraber ağacın yanına geldiklerinde, çıplak ve yapraksız bir ağaç bulurlar. Hz. Ali artık kurumuş olan ağacın dallarını ve gövdesini kesmeye başlar. Ağacın gövdesinden sazın gövdesini, dallarından sapını yapar. Burguları da takar, düldülün kuyruğundan da tel yapar, gerer saza boydan boya, sonra tutuşturur Selman’ın eline, artık der bu sırrı sır et de bunun ile söyle. O demden bu deme Ali evlatları o sırrı anlatmak için saz çalar, nefes söyler.”

Zikir meclislerinde de semaha benzer bir ritüel vardır: Devran. Özellikle Kadiri ve Rufai zikirlerinde çokça icra edilmektedir. Mevleviliğin Sema’sı da yine Mevlana Celaleddin Rumi’den miras kalan bir cezbe halidir. İlahi aşkın taşkınlığını meydana koyar. Sultan Veled’in şu dizeleri semaya verilen önemi daha iyi anlaşılır kılmaktadır.

“Ey sofu bizim sohbetimiz cana şifadır.
Bir curamızı nuş edegör derde devadır.
Hak ile ezel ettiğimiz ahde vefadır.
Sema safa cana şifa ruha gıdadır.”

Antik dönem Anadolu’sunda birçok dini ritüelde, müzik ve dans bir aradaydı. Kybele ve Dionysos tapımlarının önemli unsurları olan bahar festivallerinde, halk müzik ve dans eşliğinde tanrı ve/veya tanrıçaya ibadet ederdi. Özellikle Kybele ve Dionysos’a vurgu yapmamın başlıca sebebi, bu iki tapımın aşkın haller sergileyen inananlarının olmasından kaynaklıdır. Örneğin; Kybele tapımında rahip olmaya karar veren gençler, bu festivallerde kendinden geçmiş bir halde erkeklik organını keserek kendilerini hadım ederlerdi. Kybele rahiplerinin başlıca özelliklerinden biri hadım olmalarıdır. Aynı şekilde Dionysos tapımında da özellikle kadın inananların aşkın haller gösterdikleri anlatılmaktadır. (5)

Peygamberler tarihinde müzik ile uğraşan bir peygambere de rastlıyoruz: Davut Peygamber. Rebab olarak adlandırılan bir enstrüman kullandığı fakat on telli olduğu rivayet edilmekle beraber anlaşılıyor ki günümüzdeki rebablarla pek alakası yoktur. Kullandığı enstrümanla alakalı birçok farklı görüş bulunsa da ortak fikir, mezmurlarını bu enstrüman ile söylediği yönündedir. Müziğin, ahengin, tını’nın ve sözün gücünü birleştirerek, ilahi emirlerin halkın kulağına daha hızlı dolmasını sağlamıştır. Benzer şekilde özellikle günümüzde Kur’an okunurken makamlı okunmasına özen gösterilmekle beraber herhangi bir çalgıya yer verilmez.

Edip Harabî:

“Haktan bize her dem hidayet olur.
Muhammed Ali’den inayet olur.
Saz çalsak Allah’a ibadet olur.
Davud Peygamber’den rebabımız var.”

Derken, müzik ile ibadetin Davut Peygamberle başladığını söylemektedir.

Müziğe mesafeli yaklaşan ekollerde ise insan sesi devreye girmektedir. Bazen ritim açısından bendir devreye sokulsa da ağırlıklı olarak insan sesi kullanılmaktadır. Zikir sırasında ahenkli bir zikir tutarak müritler vecde gelmeye çalışırlar.

Selçuklu dönemi ve kısmen Osmanlı döneminde, müzik bir tedavi aracı olarak da kullanılıyordu. Sadece müzikle tedavi için kurulan merkezlerde musiki icra ediliyordu. Her makamın farklı bir etki alanı olduğundan, her hastalıkta rahatsızlığa uygun makam icra edilirdi. Günümüzde de benzer uygulamalar daha dar kapsamlı da olsa uygulanmaya çalışılmaktadır.

(1) – İhvan-ı Safa Risaleleri
(2) – Suskunlar, İhsan Oktay Anar
(3) – İhvan-ı Safa Risaleleri
(4) – Aşk Risalesi, Doç. Dr. Bedri Noyan Dedebaba
(5) – Mitoloji Sözlüğü, Azra Erhat

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

five × two =