Reşat Nuri GÜNTEKİN

Hayatı

Roman, hikaye ve oyun yazarı (D. 25 Kasım 1889, İstanbul – Ö. 7 Aralık 1956, Londra/İngiltere). Kendi ifadesine göre doğum tarihi 1893, Milli Eğitim Bakanlığındaki kayıtlara göre ise (1305) 1889’dur. Ağustosböceği, Ateşböceği, Cemil Nimet, Hayrettin Rüştü, Mehmet Ferit, Sermet Ferit, Mizah Yazarı, Yıldızböceği imzalarını da kullandı. Askeri tabip binbaşı Nuri Bey’in oğlu, anne tarafından vali Mareşal Yaver Paşa’nın torunu, yazar ve fikir adamı Ruşen Eşref Ünaydın’ın teyzesinin oğludur. İstanbul’da başladığı ilköğrenimini Çanakkale’de bitirdi. Yine Çanakkale’de başladığı ortaöğrenimine bir buçuk yıl devam eden Reşat Nuri Güntekin bir süre de İzmir’deki Frereler Fransız okulunda öğrenim gördü. Sınavla girdiği Darülfünun Edebiyat Şubesini (İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesini) 1912 yılında bitirdi. 1913 yılında Bursa Sultanisi (Lisesi) orta kısmına Fransızca öğretmeni olarak atandı. Eğitimcilik mesleğini daha sonra İstanbul’daki okullarda öğretmenlik ve yöneticilik görevleriyle (1915-31) sürdürdü. Bu arada Dil Heyetindeki çalışmalara katıldı (1929-31). Atandığı Milli Eğitim Bakanlığı müfettişlik görevi milletvekili oluncaya kadar devam etti. 1933-43 yıllarında Çanakkale milletvekili olarak TBMM’de bulundu. 1947’de Kemal Turan ve Ragıp Şevki Yeşim’le birlikte Cumhuriyet Halk Partisinin (CHP) Ankara’da yayımladığı Ulus gazetesinin İstanbul kolu olan Memleket gazetesini çıkardı. Arkasından Milli Eğitim Bakanlığı baş müfettişi (1947), Paris Kültür ataşesi ve öğrenci müfettişi (1950) oldu. Son görevi olan UNESCO Türkiye temsilciliği sırasında yaş haddinden emekliye (1954) ayrıldı. Bir süre İstanbul Şehir Tiyatroları Edebi Heyeti üyeliğinde bulundu. Yakalandığı akciğer kanseri tedavisi için gittiği Londra’da öldü. 13 Aralık 1956 günü Karacaahmet Mezarlığında toprağa verildi.

Edebi Kişiliği

Reşat Nuri Güntekin yazarlık hayatına, bazı dergilerde imzasız olarak yayımladığı şiirlerle ve Diken dergisinde kendi adıyla çıkan Eski Ahbap (1917) adlı hikayesiyle girdi. Edebiyata olan ilgisi, geniş bir kitaplığa sahip aydın bir babanın oğlu olarak, aile çevresinde başladı. Çocukluğunda lalasının anlattığı masalların, gençliğinde Fatma Aliye Hanım’ın Udi romanının, Muallim Naci’nin şiirlerinin ve Halit Ziya’nın hikaye ve romanlarının edebiyatı sevmesinde önemli rolü oldu. Tiyatroya olan düşkünlüğü de çocukluk yıllarında başladı. Yayımlanan ilk hikayesinden sonra, Zaman gazetesinde “Temaşa Haftaları” başlığı ile tiyatro eleştirileri (1918-19) yazdı. Birinci Dünya Savaşı sırasında Le Pensee Turque dergisine Türk edebiyatı üzerine yazdığı yazılarla dikkat çekmeye başlamıştı. Aynı yıllarda Şair, Nedim, Temaşa, Büyük Mecmua, Edebi Mecmua, İnci gibi dergilerde, Tercüman-ı Hakikat gazetesinin Edebiyat ekinde ve Dersaadet gazetesinde bazen takma adlarla uyarlama ve telif oyunlar ve hikayeler yayımladı. Bursa anılarına dayanan Harabelerin Çiçeği adlı romanı, Cemil Nimet adıyla Zaman gazetesinde tefrika (1918) edildi. Bunu Dersaadet gazetesinde gerçek adıyla yayımladığı Gizli El romanı (1920) izledi. Hançer (1920), Eski Rüya (1922) gibi oyunları ile Fransızcadan uyarladığı Bahar Hastalığı (1920), Karanlık Kuyu (1921), Bir Donanma Gecesi (1922) gibi oyunları Yeni Sahne ve Darülbedayi’de oynandı. Ressam Münif Fehim, İbnürrefik Ahmet Nuri ve Mahmut Yesari ile birlikte Kelebek adlı mizah dergisini (77 sayı, 1923-24) çıkardı. Sonraki yıllarda hikaye, roman, piyes, makale türlerinde birçok eser verdi. Asıl tanınması, Vakit gazetesinde tefrika edilen (1922) ve aynı yıl kitap olarak basılan Çalıkuşu adlı romanıyla oldu. Sonraki yıllarda yazı ve hikayeleri Fikirler, Hayat, Yeni Türk, Varlık, Aydabir, Akbaba, Yedigün, Aile, Çınaraltı, Türk Dili, Cumhuriyet, Milliyet, Resimli Şark, Ulus, Tan gibi dergi ve gazetelerde çıktı.

Roman, hikaye, oyun, gezi, deneme türlerinde -çevirilerle birlikte- yüze yakın esere imzasını atan Reşat Nuri Güntekin, Cumhuriyet döneminin en üretken ve tanınmış edebiyatçıları arasında yer aldı. Eserlerinde gezip gördüğü Anadolu şehir ve kasabalarındaki gözlemlerinden yararlanarak çeşitli tipleri ve sorunlarıyla Anadolu insanının gerçeklerini anlatmaya çalıştı. Romanları ve oyunları geniş halk kitleleri tarafından büyük bir ilgi ve beğeniyle karşılandı. II. Abdülhamit devrinden çok partili demokrasiye kadar Türkiye’nin en bunalımlı dönemlerini bizzat yaşamış, izlemiş, tarihsel, toplumsal ve siyasal olayların Türk insanı ve toplumu üzerindeki etkilerini eserlerinde başarıyla yansıtmış bir yazardır. Günlük konuşma dilini, doğallığı içinde edebiyat diline yükseltmeyi başararak, bireyi toplumsallığı içinde yakalaması ve yarattığı edebiyat tadı geniş bir okuyucuyu kitlesine ulaşmasının başlıca sebebidir. Anlatıcının araya girmesinden doğan sakıncaları, olayları kahramanın ağzından aktararak aşmaya çalışan yazar, bu özeniyle de önemli bir roman tekniği kurmuştur. Bu cümleden olarak, toplumsal değişmeyi yakından izleyen Güntekin, bu süreç içinde bireysel psikolojileri de yakalamaya özen göstermiştir.

Güntekin’in hep somut ve güncel sorunları işlediği, okurunu ve tiyatro yazarlığını da göz önünde bulundurarak söylemek gerekirse, seyircisini hep gerçek hayat sahneleri ile yüz yüze getirdiği, bu yüzden de daha başından bir “naif yazar’’ imgesini kendiliğinden kabullendiği öne sürülebilir. Kendisinin de vurguladığı gibi, bu gerçek yaşam sahneleri çok yıllar öncesine ait olabilirler. Ama Güntekin bunları esere dönüştürürken yazıldıkları zamanın siyasal/toplumsal ve düşünsel/ruhsal olgularıyla bezemeyi başarır. Albert Camus gibi “saçma düşüncesini” odağa alan çağdaş bir yazarı daha çok erken bir tarihte görebilen Güntekin’in böyle yerli olması, neredeyse sıradan kalması bir yanıyla şaşırtıcıdır belki ama bir yanıyla da onun entelektüel tavrının farklılığının göstergesidir.

Güntekin, Türkiye halkının orta sınıfına hitab etmeyi seçmiş bir yazardır. Bu yüzden de el attığı bütün toplumsal ve bireysel sorunları, eleştirel yanları da yok etmeden dile getirirken, köklü değişikliklerden hoşlanmayan orta sınıfın duyarlılık ve düşünce dünyasını göz önünde bulundurmuştur. İyi ile kötüyü konumlandırırken, kendi insani yapısına uygun olarak, daima birinciden yana tavır almıştır. Bu durum onun iyiliksever mizacından kaynaklanan bir reflekstir belki de.

Bütün bu sebeplerle Reşat Nuri Güntekin’in popüler bir yazar olduğu konusunda, neredeyse genel bir kanaat bulunmaktadır. Konularının verdiği gerçeklik duygusu, dilinin sadeliği ve kolay okunurluğu, duygusal boyutu öne çıkarması, onun popülaritesinin kaynaklarını oluşturmaktadır. Ancak bu popülaritenin onun eserlerinin alt katmanında yer alan ve belli ölçüde bir siyasal boyutu da bulunan popülizmle bağlantılı olduğunu da söylemek gerekmektedir. Reşat Nuri’nin toplumsal ve bireysel sorunları kavrayış biçimini, Acımak (1928) romanında bulabiliriz. Güntekin, genel olarak orta sınıf insanlarının “acılarını, feryatlarını” duymaya çalışan bir yazardır. Ondaki halkçı eğilim, son kertede siyasal göndermeler içeriyor olsa bile, kendiliğinden bir halkçılıktır, siyasal bir programdan kaynaklanmaz. Bireysel ve toplumsal sorunlar ekonomik, siyasal, törel, düşünsel ve ruhsal boyutlarıyla ortaya konulurken, genel olarak beşeri duruma bağlı kalmaktadır. Ondaki mutluluk düşüncesi, daha çok uzlaşmayı öngörür, çatışmayı değil. Sevgi, şefkat, hoşgörü ve bağışlama Reşat Nuri’nin roman ve oyunlarındaki halkçılığı besleyen unsurlardır. Belli ölçüde ekonomik/toplumsal eşitsizlikleri göstermekle birlikte, kuşkusuz, sınıfların varlığı, roman kişilerinin toplumsal konumları aracılığıyla kabul edilmektedir ama adaletsizlikler, eşitsizlikler ekonomik düzeyde değil, törel düzeyde kavranmakta, çözümleri de aynı şekilde o düzeyde aranmaktadır.

Birol Emil in “demokratikleşme” dönüşümünü gerçekleştiren eser olarak değerlendirdiği Reşat Nuri’nin Çalıkuşu romanı, konusu açısından, beylik bir aşk hikayesini anlatıyor görünmekle birlikte, ülkenin Batılaşma hikayesinin sancılarının gündelik beşeri ilişkiler çerçevesinde işlendiği bir eserdir. Küçük yaşta anasız-babasız kalan Feride, İstanbul’da teyzesinin yanında yaşamaktadır, biraz şımarık bir kız olduğu için arkadaşları ona “Çalıkuşu” adını takmışlardı. Feride, teyzesinin oğlu Kamuran’la sevişip nişanlanır. Ama düğün günü tesadüfen eline geçen Kamuran’a gönderilen bir mektuptan, nişanlısının İsviçre’de bulunduğu sırada hasta bir kızla ilişkisi olduğunu, ona evlenme vaadinde bulunduğunu öğrenince her şeyi bırakıp kaçar. Öğretmen olarak Anadolu’nun çeşitli yerlerini dolaşır. Güzelliği yüzünden erkekler her gittiği yerde başına dert olurlar. Sonunda Kamuran peşini bırakmaz ve evlenirler. Cevdet Kudret’in modern bir Kerem-Aslı hikayesi olarak nitelediği bu roman, mutlu sonla biter. Yine Cevdet Kudret’in değindiği gibi santimantal edebiyata has bütün özellikleri (aşırı duygusallık ve ona uygun düşen yapmacık kitabilik/edebilik) taşıyan Çalıkuşu, artık Anadolu bilinmez bir yer, öğretmenlik de kadınların dayanamayacağı bir meslek olmaktan çıkmasına rağmen, geniş yığınlara hâlâ çekici gelmektedir. Özellikle Güntekin’in yöneldiği orta tabakaya bağlı genç kızlar bu anlatıda kendi aşk beklentilerine ilişkin unsurlar bulmaktadır. Aslında, romanın “tarihsel geçiş sürecindeki insanı yakalama özelliği”, bugün de çağdaşlaşma ve demokratikleşme gayreti içinde olan Türk insanını işliyor olması açısından bu roman hâlâ eskimemiştir. Kısaca, Çalıkuşu’nun tefrika edildiği ve kitaplaştığı 1922 yılında, yani Kurtuluş Savaşı’nın tüm çetinliğiyle sürdüğü yıllarda ve Cumhuriyet Türkiye’sinin kuruluş yıllarında, sadece bir aşk hikayesi olarak okunmadığını gösterir. Feride’nin, aşk kırgınlığı sonunda olsa bile Anadolu’ya geçişinin çok anlamlı olduğunu Tanpınar da vurgulamaktadır: “Anadolu mücadelesinin başladığı günlerde bu Anadolu’ya kaçış, eserin hudutlarını da aşıyordu. Romanın tefrika edildiği günleri benim gibi hatırlayanlar, onun nasıl sıcağı sıcağına o günlerde İstanbul’da esen havaya cevap verdiğini bilirler.” Nurullah Ataç da şunları yazmaktadır: “Feride, epeyce dolaşır ülkeyi. Yenilgi (mağlubiyet) günlerinde olduğumuz için, yurt sevgisi daha ısılı idi içimizde, o günlerde örneğin bir ‘İzmir’ demek yetiyordu bizi duygulandırmaya. Çalıkuşu, Türk romanının İstanbul’da kalmayıp bütün yurda yayılmasının başlangıcıdır.” Bu Anadolu’ya açılış dolayısıyla, Cevdet Kudret Çalıkuşu’nu “edebiyatımızda realizme yol açıcı eserlerin başında gelen” yapıtlardan saymakta ve şunları eklemektedir: “Sorunlar bağıra bağıra söylenmemiş, olayların içinde eritilmiş. Bu ise, bir sanat eseri için kusur değil, bir meziyettir”.

Reşat Nuri’nin üzerinde çok durulmuş, tartışılmış eserlerinden Yeşil Gece’nin (1928), bir yanıyla Çalıkuşu’nun devamı, bir yanıyla karşıtı olduğu söylenmiştir. Ancak Reşat Nuri, iki roman arasında fark görmediğini söylemektedir: “Çalıkuşu’nda Aşık Garip gibi, bütün masal aşıkları gibi başını alıp kırlara çıkan aşık kız çocuğu ile Yeşil Gece’deki sakallı köy hocası arasında ben pek bir fark görmüyorum. Biri sevdiği erkeği, öteki Tanrı’yı kaybetmiş iki romanesk biçare ki, Anadolu köylüklerinde, bir Anadolu deyimi ile, kır yılanları gibi dolanarak, onların boş kalmış yerlerini doldurmaya uğraşıyorlar. Bu romanlardan birinde tamamiyle fantezist, ötekinde realist görünmekle beraber yine az çok öyle ve konvansiyonel (uzlaşıcı) iki ana masal vardır. Yani ayrı yollara gidiyorum sanarak hep aynı dairenin içinde dönüp dolaşmışım.”.

Ne var ki, Zola’nın Türkçeye çevirdiği Gerçek adlı romanından belli ölçüde esinlendiğini bildiren Güntekin, arada temel bir fark bulunduğunu da şu sözlerle belirtmektedir: “Yeşil Gece’de itikadını, onunla beraber de ebedi hayat ümidini, uzun ve acı savaşlardan sonra kaybeden, kendi ölümlülüğüne milletinin ölümsüzlüğü fikrinde bir teselli arayan bir insanın romanını yazmak istiyordum. Atatürk inkılabı ve laik öğretim zamanına rastladı. Bu da uyandırdığı heyecan bakımından, bizim kendi Dreyfus meselemiz gibi bir şeydi. Karanlık bir taassup ve hoşgörüsüzlük muhitinde, her şey olduğu gibi eski halinde dururken, bir kanun ile laik tedrisatın nasıl başa çıkacağına akıl erdiremedim. Ya o demirden, fakat aynı zamanda da hepimizin biçare etinden, kemiğinden elin baskısı bir gün ortadan kalkarsa diye düşündüm. İnkılap için dua eden, nutuk söyleyen çehrelerden birçoklarının mazlum, tatlı maskeleri arkasından çıkacak çehreleri düşündüm. O heyecan beni de bir çeşit polemik romanı yazmaya, daha doğrusu romanımı o tarafa sürüklemeye sevk etti.” Yeşil Gece’nin “din ile müspet ilim, daha doğrusu dini görüşün hakim olduğu eski zihniyet ile müspet ilim ve laik görüşe dayanan yeni zihniyet arasındaki çatışmadan doğduğunu ve bu yönüyle tam inkılap Türkiye’si romanı olduğunu” belirtmektedir.

Romanın konusu, çok kısa bir özetle şöyledir: İstanbul’da bir medresede bir süre okuyan köy kökenli Ali Şahin, medreseden çıkarak öğretmen okuluna girer, müspet bilime yönelir ve yurdun ancak yeni eğitim sistemi ile kurtarılabileceğine inanır. Okulu bitirince İzmir’in Sarıova ilçesine gitmeyi ister ve gider. Günün birinde ilçenin “manevi koruyucusu” sayılan Kelâmî Dede türbesi yanar. Bazı softaların tanıklığıyla, içki içmesi tepkiye yol açan matematik ve Fransızca öğretmeni kundakçılık suçundan tutuklanır. Ancak Ali Şahin, türbeyi içindeki değerli eşyayı antikacıya sattığı anlaşılmasın diye yakan gerçek suçluyu bulur… Birinci Dünya Savaşı sonunda Yunanlılar İzmir’e girer. Yunan yetkilileri, savaş heyecanı içinde bir Rum eczacının dükkanını yakmak isteyen halkı önleyen Ali Şahin’i kendi destekçileri sanır. Bu güvenden yararlanan Ali Şahin, halka yardım eder, ilçede kalmış bazı subayları vaiz kılığına sokarak Kuvay-ı Milliye cephesine kaçırır. Sonunda kendisinden şüphelenen Yunanlılar onu bir adaya sürerler. Cumhuriyet kurulduktan sonra ülkülerini yitirmemiş olarak Sarıova’ya dönen Ali Şahin, işgal altında düşmanla işbirliği yapan softaları ve eşrafı başlarında melon şapka ve modern kıyafetler içinde bulur. Ali Şahin cumhuriyetçi ve devrimci kesilmiş bulunan bu eski softaların kışkırtmasıyla düşmanla işbirliği yapmak ve gericilikle suçlanır. Kasabadan ayrılmak zorunda kalır, derdini anlatmak üzere Ankara’nın yolunu tutar. Arkasında kaybolmaya başlayan Sarıova’nın hafif ışıklarına son bir defa bakar ve “Çok doğru söylemişler… İnkılap denilen şey bir günde olmuyor.” der.

Yeşil Gece’de işlenen yobazlık eleştirisinin ve bu eleştiriyi besleyen dinsel öğretime karşı laik öğretim tezinin “olaylara sindirilemediğini, çoğu yerde makale yazar gibi anlatıldığını” belirten Cevdet Kudret, eserin “roman olarak üstün bir değer taşıdığı öne sürülemez” der ve öneminin, Güntekin’in toplumsal roman alanındaki çalışmalarının ilk örneği olmasından geldiğini vurgular.

Miskinler Tekkesi (1946), romanın başlarında “çocuklar, kendileri gibi başkalarına da rahmi olmayan, hasbetenlillah kötülük yapmaktan zevk duyan küçük canavarlardır” diyen kahramanı, ne tuhaftır ki romanın sonunda daha küçücükken evlat edindiği ve artık koca adam olmuş mevki sahibi oğlunun “sofranın üstünde duran sakat elini öpmesi üzerine öylesine duygulanmaktadır ki, dayanamayıp oğlunun “elini dudaklarına götürmekte” ve “sadakalarımın en muhteşemini senden aldım” demektedir. Miskinler Tekkesi ilk bakışta, Reşat Nuri’nin temel konularından birini oluşturan çocuk sevgisini yansıtan bir eserdir. Gerçekten de roman, Tanpınar’ın “eserler asıl lirizmi, büyük mânâda üslup sıcaklığını çocukla karşılaşınca bulur” şeklindeki sözlerini doğrulayacak biçimde bu olay çevresinde kurulmuş gibidir.

Miskinler Tekkesinin bu insani içeriği okuru yanıltmamalıdır. Çünkü roman, bu sevgi ve şefkat temasının çok ötesinde tarihsel-toplumsal göndermelere sahiptir: Meşrutiyet dönemini, 31 Mart olayını, Balkan ve Birinci Dünya Savaşlarını, Yunan işgalindeki İzmir’i ve Cumhuriyetin ilk yıllarını da anlatmaktadır. “Türlü şatafatlı unvanlar ve vezir tuğları altında dilenciliğin türlü şeklini yapmış muhterem ve mübarek atalarım” diye yergici bir dil kullanan kahraman, “mesleğin kutsî sırına erdikten” sonra, kendisine düşkün bir memur görünümü veren giyim kuşamını anlatırken, iki üç cümle içinde değişen dönemlerini de anlatmayı başarmaktadır. Miskinler Tekkesi gerçekçi anlatımı ve toplumsal yergisiyle dikkati çekmektedir. Cevdet Kudret, romandaki Tamaşalık mahallesinin korkunç sefaletini anlatan bölümü, Güntekin’in “Realizm’de nerelere kadar gidebileceğini gösteren” bir parça olarak nitelemektedir.

Reşat Nuri, Son Sığınak’ta (1961) çeşitli çevrelerden gelen “belini doğrultamayan” insanları, kendilerine bir teselli, bir yaşama umudu verecek sanatsal kaçışta, bir tiyatro serüveninde anlatmayı seçmiştir. Kavak Yelleri’nde (1950) taşraya çekilip törel, siyasal değişmeleri ve dalgalanmaları taşra okumuşları ve eşrafı içinden anlatma yoluna giderken, Dudaktan Kalbe’de (1925) beylik bir aşk hikayesini anlatıyormuş görünerek, trajik bir çöküş hikayesini dile getirir. Taylan Altuğ, Güntekin’de “öldüren aşk” temasını irdelerken bu romandan yola çıkarak şöyle der: “Reşat Nuri’nin diğer romanlarını da birbirine bağlayan bir birlik ilkesi önermek gerekirse; bu, ‘duygu etiği’ kavramı olabilir. Bu kavramla kastedilen, etik değerlerin duyguda açığa çıkması ve bir duygu olarak yaşanmasıdır.” Burada etik değerlerin “duyguda açığa çıkması ve yaşanması” olgusuna dikkati çekilirken, Güntekin’in sanatının en temel özelliğine gönderme yapılmaktadır ki, bu özellik, onun popülerliğinin de sebebini oluşturmaktadır. Roman ya da hikayede, bu türlerin asal ögesi olan kurmaca (fiction) elbette ki vardır ama Güntekin’de okuru asıl çeken unsur kurmaca yöntemleri değil, bu kurmacalığı somutlaştıran duygusal boyuttur. Kurgu ve anlatım tekniklerini neredeyse görünmez kılmaktadır. Kimi zaman edebiyatı dışlıyormuş izlenimi veren bu saydamlaştırma, romanların ruhsal/düşünsel ve politik/ideolojik düzeylerinin yeterince fark edilmesini de engellemektedir. Romancının adına yapışmış bulunan halk romancısı nitelemesi, okur kesimlerinin anlamsal düzeyi “düz anlam” olarak kabul etmesine yol açmıştır. Örneğin, Çalıkuşu’ndakı ya da Dudaktan Kalbe’deki çöküş süreci, çöküş sebeplerinden daha önemli görülmüştür.

Reşat Nuri Güntekin’in romanlarında, toplumsal olguların ve çözülüşlerin, hâttâ çöküşlerin yanı sıra, ruhsal yıkımlara olduğu kadar mutluluklara da yol açan aşk olgusu önemli yer tutmaktadır. Romancının popülaritesinin bir kaynağını da bu aşk anlatıcılığı oluşturmaktadır denebilir. Özet olarak söylemek gerekirse, Reşat Nuri Güntekin sevginin olağanüstü gücüne ve elbette Cumhuriyete inanmış bir yazardır.

Romancı yönünün gölgesinde kalsa da Reşat Nuri’nin yazarlığının göründüğü önemli bir alan da tiyatrodur. Çocukluğundan ölümüne kadar, hayatında önemli bir yere sahip olan tiyatronun, iyi değerlendirilirse, eğlenceden eğitime kadar kullanılacak bir araç olduğunu düşünen yazar, Anadolu’da yaygın olan tuluat tiyatrolarının düzeltilerek kullanılabileceğini söyler. Bu düzeltme “tiyatroların çok eskimiş piyeslerini asıllarındaki tadı ve keyfi bozmadan yenileştirmek ve yeni hayata uydurmak; bir de repertuara aynı sadelikte yeni piyesler ilavesine çalışmak”la olacaktır.

Eserlerinde çoğunlukla toplumsal ve duygusal konuları işleyen Reşat Nuri Güntekin, bu özelliklere hikayelerinde mizah unsurunu da katar. Ruh çözümlemelerinde son derece başarılıdır, güçlü gözlemlerini gerçekçi bir biçimde dile getirir. Son derece lirik, akıcı, doğal ve canlı bir anlatımı vardır. Ayrıca benzetme ve mecazlarla, sıfatlarla zenginleştirilmiş sağlam bir hikaye üslubuna sahiptir.

Reşat Nuri’nin eserlerinden Taş Parçası (yön. F. Kenç, 1939), Mülteci (Duvaksız Gelin adıyla, yön. Adolf Korner, 1942), Dudaktan Kalbe (yön. Ş. Kâmil, 1951; yön. Ü. Erakalın, 1965), Akşam Güneşi (yön. O. Seden, 1966), Çalıkuşu (yön. O. Seden, 1966), Yaprak Dökümü (yön. M. Ün, 1967), Değirmen (yön. A. Yılmaz, 1986), Bir Dağ Masalı adlı hikayesi (yön. T. Demirağ, 1947 ve 1967) filme alınmıştır.

Eserleri

Roman

Gizli El (1920’de Dersaadet gazetesinde tefrika edildi; kitap olarak: 1922), Çalıkuşu (1922), Damga (1924) Dudaktan Kalbe (1925), Akşam Güneşi (1926), Bir Kadın Düşmanı (1927), Yeşil Gece (1928), Acımak (1928), Yaprak Dökümü (1930), Kızılcık Dalları (1932), Gökyüzü (1935), Eski Hastalık (1938), Ateş Gecesi (1942), Değirmen (1944), Miskinler Tekkesi (1946), Ripka İfşa Ediyor (Ulus gazetesinde tefrika edildi, 1949), Harabelerin Çiçeği (1953), Kan Davası (1955), Kavak Yelleri (1961), Son Sığınak (1961).

Hikaye

Eski Ahbap (1919), Recm-Gençlik ve Güzellik (1919), Sönmüş Yıldızlar (1927), Rocild Bey (1919), Tanrı Misafiri (1927), Leyla ile Mecnun (1928), Olağan İşler (1930), Boyunduruk (uzun hikaye, Harabelerin Çiçeği ve Eski Ahbapla birlikte, 1968).

Gezi

Anadolu Notları (2 cilt, 1936).

Oyun

Hançer (1920), Eski Rüya (1922), Ümidin Güneşi (1924), Gazeteci Düşmanı – Şemsiye Hırsızı – İhtiyar Serseri (üç oyun bir arada, 1925), Taş Parçası (1926), Bir Köy Hocası (1928), Babür Şah’ın Seccadesi (1931), Bir Kır Eğlencesi (1931), Ümit Mektebinde (1931), Felaket Karşısında – Gözdağı – Eski Borç (üç oyun bir arada, 1931), İstiklal (1933), Vergi Hırsızı (1933), Hülleci (1935), Bir Yağmur Gecesi (1943), Balıkesir Muhasebecisi (1971), Tanrı Dağı Ziyafeti (1971). Ayrıca Yaprak Dökümü, Eski Hastalık (Eski Şarkı adıyla) romanlarını kendisi, Çalıkuşu’nu Necati Cumalı, Değirmen’ini (Sarıpınar 1914 adıyla) Turgut Özakman oyunlaştırmıştır.

Yayımlanmamış Oyunları

Gönül (1916), Ağlayan Kız (1947), Bu Gece Başka Gece (1956), Daktilo Makinesi, Yol Geçen Hanı (1944).

Makale

Reşat Nuri Güntekin’in Tiyatro ile İlgili Makaleleri (haz. Kemal Yavuz, 1976).

Antoloji

Fransız Edebiyatı Antolojisi (3 cilt, 1929-1931).

İnceleme

Üç Asırlık Fransız Edebiyatı: XVII – XIX.yy (3 cilt, 1932), Dil ve Edebiyat (Refet Avni ile, 3 cilt, 1930), Fransızca – Türkçe Resimli Büyük Dil Kılavuzu (İ. H. Danişmend, A. S. Delilbaşı ve N. Ataç ile, 1935).

Çeviri

İlm-i Mantık (E. Boirac’ten, 1915), Bir Gece Faciası (F. de Curel’dan, 1924), Arapça Değil mi Uydur Uydur Söyle (T. Bernard’dan, 1926), Çifte Keramet (T. Bernard’dan, 1927), Hakikat (E. Zola’dan, 1929), Mektep Çocuğu (L. Frapie’den, 1930), Muhammed’in Hayatı (E. Dermenghem’den, 1930), İş Adamı (O. Mirbeau’dan, 1932), Tolstoy: Hayatı ve Eserleri (1933), İbsen: Hayatı ve Eserleri (1934), Kahramanlar (T. Cariyle’dan, 1943), Napolyon’un Düşünceleri (O. Aubıyden, 1943), Atlı Adam – Diktatörün Romanı (D. La Rochellein’den, 1947 ?), Yabancı (A. Camus’den, 1953), Evham (J. de Lecretelle’den, 1955), İtiraflar (J. J. Rousseau’dan, 1955), Don Kişot (Cervantes’ten, çocuklar için kısaltılmış, 1957), İhtiyar Serseri (O. Mirbeau’dan).


Kaynakça

IŞIK, İhsan. Ünlü Edebiyatçılar (Türkiye Ünlüleri Ansiklopedisi. C. 4, s. 189-194). Ankara: Elvan Yayınları, 2013.