Ortaçağ Avrupa’sında Cadı Yakma

Dönemi Oluşturan Toplumsal Dinamikler

Ortaçağ, Kavimler Göçü ile başlayan ve Avrupa’nın ciddi anlamda gerileme yaşadığı dönemdir. Bu tarihlerde Avrupa’da “Feodalizm” başlamış, Katolik Kilisesi’nin ön plana çıkmasıyla da papa önem kazanmış ve tüm uygulamalarda “din” (İncil) kıstas alınmaya (skolastik düşünce) başlandı. Kilise bu üstünlüğünü kaybetmek istemediği için halkın bilinçlenmesini engellemiş bu nedenle bilim ve sanat ciddi anlamda zarar görmüştür. Ayrıca bu dönemde feodal sistemin varlığı siyasi bölünmüşlüğü ve sosyal eşitsizliği de beraberinde getirmiştir. Senyörler kendi bölgelerinde ayrı bir silahlı güce sahip oldukları gibi topraklarında yaşayan insanların üzerinde mutlak hak sahibi oldular.

Bu sistem içerisinde en zor şartlarda yaşayan kesimi köylüler oluşturuyordu. Zira köylü sınıfı sadece bir yaşam alanına sahip olabilmek için ağır şartlarda boğaz tokluğuna çalışırdı. Bu zor şartlara rağmen dış tehditlerden korunmak amacıyla feodal beylerin himayesinden çıkmak istememişlerdir.

Cadılık Nedir?

“Cadılık”, ruhunu şeytana satarak doğaüstü yetenekler kazanan kadınları işaret eden bir algıdır. Özellikle skolastik düşüncenin yaygınlaşması sonucu pozitif bilimler gerilemiş ve ağır cezalar verilmesine rağmen büyücülük gibi doğaüstü inanışlar önem kazanmıştır. Özellikle de kadınlar, “cadı” ya da “büyücü” ithamlarıyla Engizisyon Mahkemelerinde yargılanmışlardır. Sayıları net olarak bilinmese de 600 bin kadının cadı olduğu gerekçesiyle öldürüldüğü tahmin edilmektedir.

Ortaçağ Avrupa’sına detaylı bakıldığında, dönemin başlarında “büyücülük” ve “sihir”in gündelik işlerin bir parçası olarak görüldüğü söylenebilir. Büyüye ihtiyaç duyulduğu gibi aynı zamanda büyüden korkulurdu.  Zamanla kilise kendi gücünü öne çıkarmak için büyücülük kavramına farklı bir anlam yüklemiş, böylece cadılık ve büyü kültürü değişmiştir.

İlk olarak cadılık kavramı büyü yapan kadınlar için kullanılmıştır. Sadece kadınlara yüklenme nedeni ise kadının vücut yapısının farklı olması ve günah olarak kabul edilmesidir. Zamanla kilise gücünü elinde tutabilmek için kendisine karşı gördüğü herkesi cadılıkla suçlayarak erkeklerin de cadı olabileceğini öne sürmüştür.

Engizisyon Mahkemeleri

Ortaçağ Avrupa’sında kilisenin desteği ile insanlar üzerinde işkence gibi yöntemler kullanarak dini bir yargılama sistemi haline gelen  “Engizisyon Mahkemeleri” kurulmuştur.  Mahkeme, böylece kadın-erkek demeden tüm cadıların öldürülmesine karar vermekle kilisenin gücünü de arttırmıştır. Engizisyon mahkemeleri mantık dışı uygulamaları ile tarihin gördüğü en kötü yargı kurumudur. 824-1845 yılları arasında en az 144 hayvanın yargılandığı ve ölüm cezası aldığı kayıtlara geçmiştir.

Engizisyon mahkemeleri, büyücüleri ihbar etme konusunda teşvik edici düzenlemeler yapmıştır. Çünkü ihbarda bulunanlar, mahkemece koruma altına alınacak ve bir süre için kilise tarafından tüm günahları bağışlanacaktı. İspata ve delile dayanmadan bir kişi rahatlıkla “cadılık” ile suçlanabilirdi. Bu uygulama toplumsal açıdan da ciddi tehlikeler doğurdu ve en çok zarar gören yine yoksullar oldu. Yoksul bir kişinin cadı olduğu ihbar edildiği an adaletten bahsedilmezdi.

Kilisenin cadıları ihbar edenleri cennetle ödüllendirme vaatleri de; çekememezlik, miras davaları, arazi uyuşmazlıkları gibi konularda karşı tarafı ortadan kaldırma konusunda kazançlı bir yol olarak görülmüştür. Diyebiliriz ki en masum ve ilgisiz kişiler bile bir gün cadı olarak kendisini engizisyonda bulabilirdi. Çünkü mahkemenin cadılık belirtisi olarak gösterdiği belirtiler tam da bu durumu işaret etmekteydi. Ani zenginlik, dine aşırı bağlılık, yaşlılık, akıl hastalığı, fiziksel hastalık gibi durumlar mahkeme tarafından cadılık belirtisi olarak kabul edilmiş ve tüketen nüfusun özellikle de kiliseye ve feodal düzene ters düşen kişilerin ortadan kaldırılması amaçlanmıştır.

Cadılığın Ispatlanması İçin Uygulanan Deneyler

Su Deneyi: Sıcak veya soğuk su kullanılırdı. Kadından kaynayan suya elini sokması istenirdi. Yanan el erken iyileşirse cadı olmadığına geç iyileşirse cadı olduğuna hüküm verilirdi. Soğuk su ile gerçekleştirilen deneyde ise kadının eli kolu bağlanarak suya atılır. Su yüzeyine çıkarsa cadı olduğuna karar verilirdi ve yakılarak infaz edilirdi. Boğulursa suçsuz bulunurdu.

İğne Deneyi: Cadıların, vücutlarında şeytanın – dışarıdan bakıldığında görülmeyen- bir işareti taşıdıklarına inanılırdı ve bu işaretin bulunduğu yer acıya duyarsızdı yani delinmiş olsa da kanamazdı. Doğal olarak cadı kabul edilen kadına kan çıkmayan yer kalıncaya kadar iğne batırılırdı, bir süre sonra acıdan bağırmayan kadının kanı çekilir ve iğne batırılan yerden kan gelmez ve cadılığının ispatı bulunmuş olurdu.

Gözyaşı Deneyi: Cadıların gözyaşına sahip olmadıkları düşüncesi ile kadının ağlaması isteniyordu. Ağlayınca suçsuzluğu ispat edilmiş oluyordu.

Kantar Deneyi: Cadıların ruhlarını şeytana verdikleri için daha hafif oldukları ve böylece uçabildikleri inancı yaygındı. Kadın bir kantarın üstüne çıkarılıp karşı tarafa belirlenen ağırlık konurdu. Hafif gelirse cadı olduğuna, ağır gelirse kantarı büyülemiş olduğuna inanılırdı. Kadın ancak kantara konulan ağırlığa denk geldiğinde masum olduğuna kanaat getirilirdi.

Bu deneyler gösteriyor ki; başta sadece kilisenin dine ters düşen farklı inanışları ortadan kaldırmasına dayanan cadı avı zamanla kimin kime hangi nedenle iftira attığı belirsiz ve her koşulda sonu ölüm olan büyük bir kaosa dönüşmüştür.

“Treves Üniversitesi rektörü ve Seçici Prensli Mahkemesi başyargıcı Flade’nin sayısız büyücüyü mahkum ettikten sonra içine bir kurt düşmüş, onların İŞKENCEYE DAYANAMAYIP suçu üzerlerine alabileceklerini düşünmeye başlamıştır. Bunun sonucunda büyücüleri mahkum ederken gönülsüz davranmaya koyulunca, ruhunu Şeytan’a satmakla suçlanmış, büyücüler gibi suçu üzerine almış ve 1589 yılında ÖNCE BOĞULUP SONRA YAKILMIŞTIR.” (Bertnard Russell, Bilim ve Din. s.66)

İnsanların o dönemlerde ne ile karşı karşıya olduklarını göstermesi açısından bu örnek önemlidir.  Yine bu vahşete farklı bir örnek bir belediye başkanına aittir. Jean Junius, öldürülmeden önce kızına yazdığı mektubun son bölümünde şöyle yazmaktadır:

“…Cellat beni hapse götürürken dedi ki, “Size yalvarırım bayım… Tanrı aşkına doğru-yanlış bir şeyler itiraf edin. Bir şeyler uydurun; çünkü bundan sonra uğrayacağınız işkencelere nasıl olsa dayanamayacaksınız. Dayansanız bile yine kurtulamazsınız. Çünkü büyücü olduğunuzu kabulleninceye dek, işkenceler birbirini kovalayacaktır.” (Sibel Özbudun, 8 Mart’tan 8 Mart’a mı?, s.124)

Tanrı ve kilise adına uygulanan bu yöntem karşısında insanlar çaresiz kalmışlardır. Cadılığı kanıtlanıp yakılan erkek veya kadının, ileride intikam almalarından korkulduğundan var olan çocukları da öldürülmekteydi. Cadıların yakılması, onların ruhlarının geri dönmesini önlemek amaçlı bir uygulamaydı.

Din  insanların refahını savunan bir unsur olmaktan çıkmış ve insanların yaşamını çekilmez hale getirmiştir. Din adına hareket ettiklerini savunanlar ise, insanları aşamayacakları yasaklarla boyunduruk altına almıştır.