Ömer (r.a.)

Hulefâ-yi Râşidîn’in ikincisi (634-644) olan Ömer (r.a.), cennetle müjdelenmiş on sahabeden biridir.

Fil Vak‘ası’ndan on üç yıl kadar sonra, diğer bir rivayete göre ise Büyük (Dördüncü) Ficâr savaşından dört yıl kadar önce Mekke’de doğdu (Halîfe b. Hayyât, I, 151). Baba tarafından soyu Cahiliye döneminde Kureyş kabilesinin sefaret işlerine bakan Adî b. Kâ‘b kabilesine ulaşır ve Kâ‘b b. Lüey’de Hz. Peygamber’in nesebiyle birleşir.

Müslüman olmadan önceki hayatı hakkında yeterli bilgi yoktur. Şiire meraklı olduğu, güzel konuştuğu, okuma yazma bildiği, ensâb bilgisini öğrendiği, ticaret yaptığı, bu maksatla Suriye, Irak ve Mısır’a gittiği, Kureyş kabilesi adına elçilik görevinde bulunduğu rivayet edilir. 

Kureyş’in bazı ileri gelenleri gibi putperestliğe bağlı kalarak önceleri Hz. Peygamber’e ve İslamiyet’e karşı düşmanlık gösteren, bilhassa kabilesinden müslüman olanlara işkence yapan Ömer, bi‘setin 6. yılında (616) müslüman oldu (İbn Sa‘d, III, 269).

Onun müslüman oluşuna dair kaynaklarda iki rivayet bulunmaktadır. Birincisi: Ömer, Hz. Pey­gamberi öldürmek için onun bulunduğu yere giderken, yolda kız kardeşi ve enişte­sinin de İslam dinine girmiş olduğunu öğ­rendi ve önce kendi ailesi ile ilgilenmeye karar verdi. Öfkeyle eniştesinin evine yö­neldi. İçerde Kur’an okunmaktaydı. Kapı­yı çalınca, içerdekiler okumayı kesip Kur’an sayfalarını sakladılar. İçeri giren Ömer, eniştesini dövmeye başlamış, ara­ya giren kız kardeşinin aldığı darbeden dolayı burnu kanamıştı. Kız kardeşinin ona, ne yaparsa yapsın dinlerinden dön­meyeceklerini söyleyerek kararlılığını bil­dirmesi üzerine, merhamet duyguları ka­barmaya başladı ve okudukları şeyi gör­mek istediğini söyledi. Kendisine verilen sayfalardan Kur’an âyetlerini okuyan Ömer, müslüman olmaya karar verdi ve Habbab’dan Resulullah’ın Erkam b. Ebu’l-Erkam’ın evinde olduğunu öğrenip oraya gitmiş ve kendisine biat ederek müslüman olmuştur (İbn İshak, s. 160-163; İbn Hişâm, I, 343-346; İbn Sa‘d, III, 267-269).

Diğer rivayete göre; bir gece şarap içmek için içki arkadaşlarını aramış, kimseyi bulamayınca Kabe’ye gitmiş. Orada Kabe’yi önüne alan Hz. Peygamber’in Beytülmakdis’e doğru namaz kıldığını görünce Kabe’nin örtüsü altına saklanarak ona yaklaşmış, Resul-i Ekrem’in okuduğu, Kureyşlilerin Kur’an için söyledikleri, “Şairlerin, kâhinlerin veya Muhammed’in uydurmasıdır” şeklindeki sözlere cevaplar veren Hâkka sûresinin 41-46. âyetlerini duyunca müslüman olmaya karar vererek Hz. Peygamber’i takip etmiş, Hz. Peygamber’in, evine girmeden önce onu fark edip “Ne var ya Ömer?” diye sorması üzerine, “Allah’a, Resulüne ve onun Allah katından getirdiği şeylere iman etmeye geldim” deyince Resulullah, “Ey Ömer! Allah sana hidayet nasip etti” diyerek göğsünü sıvazlamış ve imanda sebat etmesi için ona dua etmiştir (Müsned, I, 17; İbn Hişâm, I, 346-348).

Onun İslâmiyet’e girmesinden sonra müslümanlar ilk defa Kabe’de toplu olarak namaz kıldılar (Buhârî, “Feżâʾilü aṣḥâbi’n-nebî”, 3, 6; “Menâḳıbü’l-enṣâr”, 35; İbn Hişâm, I, 342, 345, 348-350; İbn Sa‘d, III, 269-270).

Katıldığı seriyyeler dışında Resul-i Ekrem’in yanından hiç ayrılmayan Hz. Ömer kumandanlığını Resulullah’ın yaptığı bütün savaşlarda, Hudeybiye Antlaşması, Umretü’l-kazâ ile Veda haccında bulundu.

Mekke’nin fethinden sonra erkeklerden biat alan Resul-i Ekrem kendisi adına Kureyşli kadınlardan biat almasını ona emretti. Ayrıca Kabe’deki resimleri imha vazifesini de yerine getirdi (a.g.e., II, 142).

Hz. Peygamber’in vefatı üzerine ensarın Sakifetü Beni Saide’de toplanarak halife seçimi konusunu görüştüğünü öğrenen Ömer yanına Ebu Bekir ile Ebu Ubeyde b. Cerrah’ı da alıp oraya gitti. Hz. Ebu Bekir onlara Ömer’i veya Ebu Ubeyde’yi halife seçmelerini teklif etti. Ancak Ömer ve Ebu Ubeyde, o varken bu görevi üstlenemeyeceklerini belirterek Ebu Bekir’e biat ettiler. Hz. Ömer ertesi gün Mescid-i Nebevî’de bir konuşma yaparak müslümanlardan Kur’an-ı Kerim’e sarılmalarını ve Ebu Bekir’e biat etmelerini istedi (İbn Hişâm, II, 660). 

Hz. Ebû Bekir’in hilâfeti döneminde Ömer ona müşavirlik ve kadılık yaptı. 

Peygamberlik iddia eden Tuleyha b. Huveylid üzerine bizzat yürümeye hazırlanan halifeyi Hz. Ali ile birlikte bu kararından vazgeçirdi ve ordunun başına Hâlid b. Velîd’in getirilmesini sağladı. Ticaret yapmayı sürdürmek isteyen Hz. Ebu Bekir’e müdahale edip beytülmale bakan Ebû Ubeyde’den ona maaş bağlattı (a.g.e., III, 184-185; Abdülhay el-Kettânî, I, 134, 425).

Vahiy katiplerinin yazdığı dağınık haldeki âyet ve sûrelerin Zeyd b. Sâbit başkanlığında bir heyet tarafından bir araya getirilmesini sağladı (Buhârî, “Feżâʾilü’l-Ḳurʾân”, 3).

Hz. Ebu Bekir Medine’den ayrıldığında veya hastalığında kendisine vekalet etti (İbn Sa‘d, III, 186; Halife b. Hayyât, I, 102); 11 (633) yılı hac mevsiminde emîr-i hac olarak görevlendirildi (İbn Sa‘d, III, 177).

Hz. Ebu Bekir namaza çıkamayacak derecede hastalanınca imamlık görevini Ömer’e bıraktı ve onu yerine halef tayin etmek üzere Abdurrahman b. Avf, Saîd b. Zeyd, Osman b. Affân, Üseyd b. Hudayr gibi sahabelerle istişareye başladı. Halife görüşmelerini tamamladıktan sonra Hz. Osman’ı çağırarak bu hususta bir ahitname yazdırıp mühürledi; yanına Ömer ile Osman’ı alıp Mescid-i Nebevî’ye gitti ve halka şöyle dedi: “Sizin için halife seçtiğim kişiye razı olur musunuz? Bir yakınımı tayin etmedim. Allah’a andolsun ki bütün gücümle düşünüp taşındım ve Ömer b. Hattâb’ı uygun buldum; onu dinleyin ve ona uyun” orada bulunanların hepsi olumlu cevap verdi. 

Hz. Ebu Bekir’in vefat ettiği gün (22 Cemâziyelâhir 13 / 23 Ağustos 634) Hz. Ömer Mescid-i Nebevî’de biat aldı.

İslâm orduları onun zamanında Sasani İmparatorluğu’na tâbi Irak, İran ve Azerbaycan ile Bizans İmparatorluğu’na tabi Suriye, el-Cezîre, Filistin ve Mısır’ı İslam ülkesine kattılar. 

Hz. Ömer, 23 (644) yılı haccını eda edip Medine’ye döndüğü günlerde, Mugire b. Şu‘be’nin Basra valisi iken edindiği kölesi Ebu Lü’lüe Fîrûz en-Nihâvendî efendisinin kendisinden fazla ücret aldığını söyleyerek bunun azaltılmasını istedi. Halife onun demircilik, marangozluk ve nakkaşlık yaptığını öğrenince Mugire’nin kendisinden aldığı ücretin fazla olmadığını bildirdi. Bunun üzerine Ebu Lü’lüe ertesi gün sabah namazında hançerle Hz. Ömer’i yaraladı ve müslümanların elinden kurtulamayacağını anlayınca kendini öldürdü.

Halife ölüm döşeğinde iken kendisine yerine birini bırakması teklif edilince aşere-i mübeşşereden altı kişilik şûranın toplanarak üç gün içerisinde aralarından birini halife seçmelerini istedi; oğlu Abdullah’ı da halife seçilmemek şartıyla bu heyete dahil etti. Hz. Ömer üç gün sonra vefat etti (26 Zilhicce 23 / 3 Kasım 644). Cenaze namazını Suheyb b. Sinan kıldırdı (İbn Sa‘d, III, 367). 

Aşere-i mübeşşereden olan Hz. Ömer aynı zamanda vahiy katiplerinden ve Resulullah’ın en yakın sahabelerindendi. Kızı Hafsa ile Hz. Peygamber’in evlenmesi (3/625) onların bu dostluğunu daha da pekiştirmişti. 

Hz. Ömer, “Sana vaiz olarak ölüm yeter ey Ömer!” ifadesini mührüne kazıtmış, kendisini malıyla ve canıyla Hz. Peygamber’in yoluna adamıştır. 

Hz. Ömer’in en meşhur lakabı “Faruk”tur. “Hak ile batılı birbirinden ayıran” anlamındaki bu lakabı kendisine Hz. Peygamber’in, müslümanların veya Ehl-i kitabın vermiş olduğuna dair rivayetler bulunmaktadır (İbn Sa‘d, III, 270-271; Abdüsselâm b. Muhsin Âl-i Îsâ, I, 78-80; ayrıca bk. FÂRÛK). İslam tarihinde “emîrü’l-mü’minîn” tabiri ilk defa Hz. Ömer için kullanılmıştır. 

Sünni kaynaklarında Hz. Ebu Bekir’in yaptığı istişarelerden sonra Ömer’i yerine bırakmayı kararlaştırdığı, Hz. Ömer’in başarılı yönetiminin bu tayinin ne kadar isabetli olduğunu gösterdiği belirtilir. Hz. Ali, Ebu Bekir’in Ömer’i halife olarak bırakmasına karşı çıkmamış, ona ilk gün biat edenler arasında yer almış, onu desteklemiş ve onun yardımcısı olmuştur. Hz. Ömer de, “Ali olmasaydı Ömer helâk olurdu” diyerek bir gerçeği ifade etmiştir. 

Halifeliği süresince beytülmalden ihtiyacı dışında hiçbir şey almamaya dikkat etmiş, sıradan bir Kureyşli gibi yaşamış ve Hz. Ali’nin bu konudaki tavsiyelerine uymuştur (Ebû Yûsuf, I, 125-126).

Kur’an-ı Kerim’in mushaf haline getirilmesi hususunda Hz. Ebu Bekir’i ikna eden Hz. Ömer, bütün İslâm beldelerinde valilere cami ve mekteplerde eğitim ve öğretime Kur’an’la başlanmasını emretmiş, bu maksatla çeşitli vilayetlere Medine’den bazı sahabeleri göndermiş, onlara maaş bağlamıştır.

Medine’de çocukların eğitimi için görevliler tayin eden Hz. Ömer çocuklara Kur’an-ı Kerim, okuma yazma ve Arap dili kaidelerinin yanında ensâb bilgisi, şiir, darbımesel, yüzme, binicilik ve atıcılığın öğretilmesini istemiş, bu konuda valilere emirler göndermiştir. Kur’an-ı Kerim öğrenen çocuklara beytülmalden maaş bağlamıştır. Bu öğretim faaliyetlerinden hür veya köle bütün çocuklar faydalanıyordu. 

Hz. Ali’nin teklifi üzerine 16 yılı Rebîülevvel’inde (Nisan 637) hicri takvimin kullanılmaya başlanması kararlaştırılmış ve muharrem ayı hicri takvimin ilk ayı olarak kabul edilmiştir. 

Hz. Ömer, haraç ve ticaret mallarının vergilerini kendisi koymuş, ganimet topraklarının dağıtılmamasına ve bu topraklardan alınan haraç vergisinin vakıf olarak kalmasına karar verirken bunlardan elde edilecek fey gelirlerinin Haşr suresinin 7-10. ayetleri gereği bütün müslümanlara dağıtılması için 15 (636) veya 20 (641) yılında divan teşkilatını kurmuştur.

Medine’den başlanarak Kûfe, Basra, Suriye ve Mısır’da yaşayan bütün müslümanlar, Arapların nesebini çok iyi bilen üç kişilik bir heyet tarafından Hz. Peygamber’in mensup olduğu Kureyş kabilesinin Beni Haşim kolundan hareketle divan defterlerine kaydedilmiş, beytülmal gelirlerinin ve sarf yerlerinin bir düzene bağlanması sağlanmıştır. 

9 (630) yılında nazil olan cizye ayeti (et-Tevbe 9/29) çok geniş bir coğrafyada yaşayan Yahudi, Hristiyan ve Mecûsî gibi gayri müslim halka uygulanmaya başlanmış, ödedikleri vergi karşılığında kendilerine Allah ve Resulü’nün zimmeti (himayesi) verilmiş; çocuklardan, kadınlardan, fakirlerden, mâbed gelirleriyle geçinen din adamlarından ve sonradan müslüman olanlardan bu vergi alınmamıştır. 

Hz. Ömer, fethedilen toprakları haraç vergisi karşılığında ziraatı iyi bilen eski sahiplerine bırakmıştır. Ekilebilir arazilerin alanına ve yetişen ürünün cinsine göre ister ekilsin ister ekilmesin yılda bir defa alınan bu vergi (harâc-ı vazîfe) ilk defa Sevâd (Irak), Suriye ve Mısır topraklarında uygulanmıştır. 

Hz. Ömer, fetihlerden sonraki bazı gelişmeler üzerine zimmîlerden ve İslam toprakları dışında yaşayanlardan (harbiler) ticaret malları vergisi (öşür) alınmasını kararlaştırmıştır. 

Medine’de merkezi bir idare kuran Hz. Ömer, sınırları çok geniş bir coğrafyaya yayılan devleti “emîrü’l-ceyş” (emîrü’l-cünd) adı verilen kumandan-valiler veya “emîr” (âmil) denilen valiler eliyle yönetmiştir. 

Hz. Ömer ele geçirilen yerleşim merkezlerinde öncelikle cami yaptırılmasını emretmiş, bunun yanında bazen, fethedilen şehirlerdeki eski mâbedler tamamen veya kısmen camiye çevrilmiştir. 

Hz. Ömer görev yerlerine gitmeden önce valilerin bütün servetlerini kaydettirir, servetlerinde aşırı miktarda artış olanların durumlarını araştırır, gerekirse servetlerinin bir kısmına el koyardı.

Adalet işlerine önceleri valiler bakarken Hz. Ömer Kûfe, Basra, Dımaşk, Filistin, Humus, Ürdün, Mısır ve Bahreyn’e kendisine bağlı kadılar tayin etmiştir. İslâm tarihinde ilk hapishane Hz. Ömer zamanında kurulmuş ve bunun ardından cezalarda bazı değişikliklere gidilmiştir. 

14 (635) yılında Mescid-i Nebevî’de ilk defa cemaatle teravih namazı kılınmasını emretmiş, kadın ve erkeklere iki ayrı imam tayin etmiştir. 

Hz Ömer döneminde hemen her yerdeki fetihleri kitleler halinde İslam’a gönüllü katılmalar takip etmiş, hiç kimse İslamiyet’i kabule zorlanmamıştır.

Kaynakça

Türkiye Diyanet Vakfı, İslam Ansiklopedisi