Nietzsche Ağladığında

Psikoanaliz kuramına göre kişilik üç farklı ögeden oluşur. İd, ego ve süper ego. İd biyolojik ihtiyaçları karşılamak için insanların en ilkel isteklerinden oluşur. İd kişiliğin en ilkel ve doğuştan var olan bölümüdür. Yemek, içmek, türünü devam ettirmek, acıdan kaçmak, cinsel haz ve saldırganlık gibi kavramları içine alır. Süper ego tüm ahlaki değerleri ve toplumsal tüm etik dışı yasaklamaları içerir. İd’in ilkel dürtülerine karşı koyar. Ego ise id’in ilkel dürtü ve ihtiyaçları ile ahlak temsilcisi süper egonun kontrol dürtüsü arasında sağlıklı bir denge kurmaya çalışır. Ancak id süper egonun baskısında kaldığında ve alt benliğin ihtiyaçları karşılanmadığında benlik bütünlüğü bozulmaya başlar. Hem birtakım yıkıcı içsel çatışmalar açığa çıkar ‘Freud bunu durum nevroz olarak tanımlar’ hem de içsel çatışmalardan açığa çıkan gerginliği azaltmak için savunma mekanizmaları geliştirilir.

‘Nietzsche Ağladığında’ filmi alt benlik (id) ve üst benlik (süper ego) arasında sıkışıp kalmış bir benliğin (ego) hikayesidir. Film gerçek olduğuna inandığımız yanılsamaların aslında bilinçaltı arzularımızın ürünü olduğunu keşfettiriyor bizlere.

Hikaye 19. yüzyılda yaşamış olan ünlü Alman filozofu Nietzsche ve Viyana’da yaşayan ünlü bir tıp doktorunun arasında geçen dostluğu ve birbirlerinin ruhsal dünyalarına yaptıkları yolculuğu ele almaktadır. Filmin her iki aktörü de birtakım korkularıyla baş etmeye çalışan bilim adamlarıdır. Korkularının derinliklerine indikçe, yaşadıkları histerik duyguların arkasında yatan anlamlar her ikisini de ortak bir noktada buluşturur. Yaşadıkları içsel çatışmaların gün yüzüne çıkmasında birbirlerinin hayatına ışık tutarlar.

Nietzsche insanların ilkel cinsel arzularının kölesi olduklarını düşünür ve bu tercihte insanların sürü psikolojisinin etkisinde kaldıklarına inanır. Nietzsche kendisini toplumdan bağımsız bir konumda görür. Bu sebeple de kendini bilime adamıştır. Aynı zamanda seçtiği hayatın toplumsal yargıların baskısında kalmasına izin vermez, ölümden korkmadığını düşünür ancak ruhunda yüzleşmeyi reddettiği bir ümitsizlik hissi duyar.

Dr. Breuer Viyana’da başarılı nörologdur. Ona göre yaşamanın tüm amacı, toplumun kendisine biçtiği rolü, en iyi şekilde yerine getirmektir. Hayata yüklediği anlamların ardındaki anlamsızlıkları göremez. Kendi eliyle hayata dair tüm istek ve arzularına pranga vurur. Geçen zaman içinde yaşadığı hayatı kendisinin seçtiğine inanmaya başlar. Ancak sürekli gördüğü histerik rüyalardan kendini azat edemez.

Bu iki bilim adamının yolları birçok felsefeci ve önemli insanların kalbini çalmış olan Lou Salome adlı genç bir kadın ile kesişir. Nietzsche, Lou adlı genç kadına aşık olur. Ancak genç kadın Nietzsche’nin aşkına karşılık vermemiştir. Nietzsche ise aşkına karşılık alamayınca, derin bir ümitsizlik hissine kapılmıştır. Aklına sık sık ölüm düşünceleri gelir. Lou duyduğu derin vicdan azabı ile Dr. Breuer’ın kapısını çalar ve ondan Nietzsche’nin ümitsizlik hastalığına çare bulmasını ister. Breuer ünlü filozofa migren ağrılarına bir çözüm bulacağını söyler ancak asıl maksadını ondan gizler. Nietzsche Breuer’in kendi ruh dünyasına bir yolculuk yapmasına izin vermez. Nietzsche için hayatın tüm anlam ve yanılsamalarıyla yüzleşmek, onda derin kaygılar uyandırır. Kaygılarından uzaklaşma çabası ise yine onda güçlü savunma mekanizmaları doğurur. Bu nedenle Breuer Nietzsche’nin ruhuna yaptığı her dokunuşta güçlü karşı dirençlerle karşılaşır. Bunun üzerine Breuer Nietzsche’ye “Ben vücudunuzu, siz ise benim hayat felsefemi değiştireceksiniz. Bana ümitsizlik hissine katlanmayı öğreteceksiniz.” şeklinde bir teklifte bulunur. Nietzsche öncelikle bu teklifi maddi olarak ödeyemeyeceği için kabul etmez. Breuer kendisinin de yardıma ihtiyacı olduğunu, ona yardımcı olabilecek tek kişinin kendisi olduğuna onu ikna eder. Bu anlaşmadan sonra olaylar beklenmedik şekilde ilerler. Breuer yaptığı uzun konuşmalarda, artık kendini Nietzsche’ye tam anlamıyla teslim etmiştir. Nietzsche hala kendisini koruyan kalkandan sıyrılmazken, Breuer ona tüm ruhunu ve yaşadığı derin ölüm korkusunu da açar. Breuer Nietzsche’ye ayna olmak isterken, Nietszche kendisine ayna olur. Ancak bu aynada yalnızca Breuer değil tüm korku ve saplantılarıyla Nietzsche de kendini görür. İşte her ikisi de hayatın gerçek anlamını sorgularken, aynı yolda buluşur ve öz gerçeklikleri keşfettikleri dönemeçlere doğru yol alırlar.

Breuer Berta adlı kadına saplantılı bir aşk duyar. Evliliği, babalık rolü, toplumsal görevleri bu aşka izin vermez. Yaşamın anlamı onun için yalnızca toplumun ona öngördüğü rolden ibarettir. Bu rolü gerçekleştirmek ister ancak bu rolden kendisini uzaklaştıran ölüm düşüncesiyle baş edemez. Breuer’ın Berta’ya duyduğu hisler ise; özgürlüğü ve kurtuluşu simgeler. Yıllar önce kaybettiği annesi onu nasıl rüyasında düştüğü uçurumda, ölümden kurtarıyorsa, Berta’ya duyduğu aşk da onu reel hayattaki ölüm korkusundan uzakta tutar. Ancak Nietzsche ile yaptığı yolculukta Berta’ya yüklediği gerçek dışı anlamlarla yüzleşir. Bu anlamların yalnızca erken çocukluk dönemine kilitli kalmış korku ve saplantılarının birer yansıması olduğunu görür. Berta ölen annesi ile aynı adı taşır. Ölen annesi koşulsuz sahiplenmenin, kol kanat germenin emsalidir. Toplumun ruhuna ve bedenine vurduğu pranga halkalarından birer birer kurtulur. Annesinin yanında özgürdür ve yalnızca olmak istediği gibidir. Breuer bu yolculuk serüveninde Berta’ya duyduğu saplantının ardındaki yanılsamaları şu cümlelerle ifade eder:  ‘O gün öğrendiğim şeyler arasında en güçlü olanı belki de benim Berta’ya değil, ona yüklediğim özel anlamlara, onunla hiçbir ilgisi olmayan anlamlara bağlı olmamdı.’

Nietzsche ise Breuer’ın kendisine yönelttiği yansımalarda Lou’ya duyduğu saplantının ardındaki gerçekliklerle tanışır. Ruhunun arkaik (bilinçaltı) ihtiyaçlarını karşılamak adına inandığı gerçek dışı anlamlarla yüzleşir. Yalnız olmayı kendi tercih etse de; yalnız ölmek onu korkutur ve buna bir çaresi yoktur. Lou ise bu korkuyu hafifleten tek kadın olur. Nietzsche Breuer’a ‘Senin ailen benim ise sahteliklerim var.’ demiştir. Nietzsche, başarılı bir filozof olmak için toplumdan uzak kalmayı tercih etse de gerçekte ihtiyacı olan şeyin yalnızlık olmadığını keşfeder.