Antik Roma Mimarisinden Modern Mimariye Atriumlu Yapıların Kullanımı

Konut tasarımlarında bölgenin iklim özellikleri dikkate alınarak planlama yapılır ve iklim özelliklerine göre taş, ahşap veya kerpiç malzeme seçilir. Bu ögelerin seçilmesinin yanında güneşin konumu da göz önünde bulundurularak konut odalarının yerleşimi sağlanmalıdır. Vitrivius’un (MÖ 90 – 20) aktarımıyla, yatak odaları ve kütüphaneler, sabah ışığı ihtiyacından dolayı doğuya bakmalıdır. Kışlık yemek ve banyo odaları güneybatıda olmalıdır ki akşam batan güneşin ışığından en verimli şekilde yararlanılabilsin. Bu ve bunun gibi etkenler nedeniyle, antik çağlardan günümüze kadar ısı ve ışık kaynağının doğru ve yararlı kullanımı sağlanmaya çalışılmıştır.

Roma Konutunda Yer Alan Odalar

Roma konut mimarisi konusunda en iyi bilgi, Vezüv şehirleri olan Pompei ve Herculenium’da ele geçen mimarilerden elde edilir. Vezüv yanardağının patlamasıyla birlikte lavlar altında kalan bu kentlerdeki tüm kalıntılar, dondurulmuş birer zaman kapsülü gibi o dönemi bütün özellikleriyle göstermektedir. Pompei’deki en eski evlerin MÖ 300 yıllarına kadar gittiği bilinir. Bu evlerin Yunan konutundan farkı ise atriumlu yapılarının bulunmasıdır.

Atriumun çıkış noktasının megaron yapılar olduğu bilinir. Roma konutlarına sokaktan girilerek bir ön mekana (vestibulum) geçilir. Buradan dar bir koridorla (fauces) devam edilerek bir avluya ya da atrium alanına geçilir. Atriumun hemen ilerisinde, tablinum denilen baş oda yer alır. Baş odanın etrafında küçük odalar bulunur, bu küçük odalardan birer kapı aracılığıyla diğer arka odalara geçiş sağlanır. Bütün odalar atriuma açılırdı, burası ortak buluşma alanı olarak kullanılırdı.

Konutlarda avlu kısmı yani atriumlu yapı, günlük yaşamda önemli yer tutuyordu, avlunun içinde bir ocak bulunur ve burada yemek yenirdi, kadınlar günlük ve el işlerini burada yapardı. Aslında konutlarda ayrıca bir yemek odası bulunurdu ancak atriumlu yapının da çoğu zaman bu amaçla kullanıldığı bilinir. Ev sahiplerinin ricacıları kabul edip onlarla görüştüğü yer burasıydı. Atriumun ısı ve ışık kaynağı olması nedeniyle buranın çokça kullanıldığı anlaşılır. Bir atriumlu yapının karakteristik özelliği, tavanında dışarı açılan bir açıklık, yani complivium denilen yapının bulunmasıdır. Compliviumun altında ise yağmur sularını toplayan, havuz olarak adlandırabileceğimiz impluvium yer alırdı. İmpluviumun kenarında silindir formunda sarnıç deliği bulunur, bu sarnıç sayesinde kirli ve biriken sular dışarıya akıtılırdı. Bu dönemde bütün konutlar atriumlu değildi tabii ki. Atriumsuz evler de Pompei ve Herculenium’da MÖ 2. yüzyılda görülüyordu. Ancak atriumlu evlerin kullanılış amacı, ki ışığın verimli şekilde kullanılması en önemlisidir, genel olarak tercih sebebi olmuştur.


Günümüz modern yapılarında atrium mekanı daha çok kamu yapıları, plazalar, alışveriş merkezleri, ofisler ve büyük yapılarda görülmektedir. Modern anlamda bilinen ve kullanılan ilk atriumlu yapı, Londra’da 1841’de inşa edilen Reform Kulübü’dür. Daha sonra Avrupa ve Amerika’da da büyük yapılarda kullanılacak bir unsur haline gelmiştir. Doğal ısı ve ışık kaynağı olması, ekonomiklik ve ferahlık açısından önemlidir. Roma döneminde üstünün açık olmasından kaynaklı yağmur ve kar sularının içeri dolması kimi zaman sıkıntı yaratsa da günümüzde bunun çözümü olarak camekanlar kullanılmıştır. Alışveriş merkezleri ve plazalarda mekana ferahlık vermesi, ısı kaynağı olması ve oturma alanları yapılarak dinlenme mekanı haline getirilmesi toplumsal bir kaynaşma alanı olmasını sağlamıştır. Tabi bütün bu işlevsel durumunun dışında zengin bir görsellik sunması, bir prestij unsuru olarak kullanılmasını da beraberinde getirmiştir. İnsanların bir araya geldiği ortak kullanım alanı olan atriumlu yapıların modern dünyada uzun yıllar daha kullanılacağı ve işlevlerini sürdürmeye devam edeceği aşikardır.


Arkeolog Ceren OSANMAZ’ın yazıları için tıklayınız…