Mitten Masala

Çocukluğumuzun kış gecelerinde vazgeçilmezlerimizden biri, annemizden hikayeler, masallar  dinlemekti. O da kendi annesinden dinlemişti bunları. Severek dinlediğim masallardan birinin benzeri, yıllar sonra Uno Harva’nın “Altay Panteonu” isimli kitabında bir mit olarak karşıma çıktı. Dinlediğim masalın, okuduğum mitle bire bir aynı olmasa da benzer özellikler taşıması, Orta Asya’dan gelen bir mirasın halen Anadolu’da yaşadığını görmemi sağladı.  Her iki anlatımı da sunarak aradaki benzerliği gözler önüne sereceğiz. Anadolu’da anlatılan masal şöyledir:

“Bir adamın üç oğlu vardı. Çocukların evlenme çağı gelince, adam çocukları yanına alarak bir tepeye götürdü. Geleneklerine uygun olarak, her bir oğluna bir ok ve bir yay verdi. “Kimin oku hangi kapıya düşerse o evin kızını alacak” diye de söyledi. Büyük oğul okunu attı, büyük ağanın evinin önüne düştü. Ortanca oğlan attı, ortanca ağanın kapısına düştü. Küçük oğlana geldi sıra, o da okunu attı, bir dere kenarında kuru bir derinin yanına düştü. Bahtsız çocuk, ağabeyleri ağa kızlarını alırken kuru bir deriyle avunmak zorunda kaldı. Velhasıl bir zaman geçti, herkes evini kurdu, işin gücün derdine düştü. Küçük oğul gündüz çalışıyor akşam eve geldiğinde her şeyin düzenlenmiş yemeğinin hazır olduğunu görüyordu. Kendi kendine “yengelerim ne kadar düşünceli her gün evimi temizliyor yemeğimi yapıyorlar, teşekkür edeyim diye geçirdi” aklından. Doğruca büyük yengesine gitti teşekkür etmeye. Yengesi kendisinin hiç evine gelmediğini söyledi, diğer yengesine gitti, ondan da aynı cevabı aldı. Yengesi üzerine de ilave etti: “Sen yarın işe gitme, bir yere saklan da izle bakalım gelen kimmiş?” 

Küçük oğul ertesi gün evden çıkar gibi yapıp bir kenara saklanıp olacakları izlemeye başladı. Ok attıkları gün okun yanına düştüğü kuru derinin hareket ettiğini gördü. Yuvarlanarak mutfak kapısına kadar gelen derinin içinden güzeller güzeli bir kızın çıktığını gördü. Kız evi temizleyip yemek yapmaya koyuldu. Tüm işler bitip deriye doğru yürümeye başlayınca çocuk saklandığı yerden fırlayıp deriyi ocakta yanmakta olan ateşe attı. Kız izlendiğinin farkında olmadığından hem çok şaşırmış hem de korkmuştu. Evi gibi olan deri yandığı için de çok içerlemiş ağlamaya başlamıştı ki çocuk hem teselli etmeye hem de bu işin esrarını çözmeye çalışıyordu. Kız, ağlaması kesilince o yanında durduğu derenin annesi olduğu, kendisinin de bir peri olduğunu söyledi ama bunları da kimseye anlatmaması gerektiğini, böylece kendisiyle evlenebileceğini söyledi.  Küçük oğul, ağa kızlarıyla evlenen oğullarından sonra zenginleşen ve bölgenin beyleri arasına giren babasını bir gün eve yemeğe davet eder. Güzeller güzeli kızı gören baba, hem şaşkına dönmüş hem de büyük bir kıskançlık duymuştu. Daha evvel evlenme hakkını kaybeden oğlunu önce bir kaç testten geçireceğini söyleyen baba, bu sınavlardan sonra ancak evlenebileceğini söyler. Çocuk mecburen kabul eder.  Oğlundan kurtulup, gelinini almak isteyen baba, uzun uzun düşündükten sonra bir gün oğlunu yanına çağırır.

İlk görev olarak oğluna der ki: “Oğlum bir kilim getir bana ki leşkerim üzerinde otursun da kilimin yarısı da katlı kalsın.”  Çocuk bu istek karşısında şaşkınlığa düşerse de bir defa söz vermiştir. Eve gelip düşünmeye başlar. Nereden bulunur ki öyle büyük kilim. Karısı kocasının halini görünce yanına gelip düşünceli halinin sebebini sorar. Çocuk durumu anlatınca, “Beni derimden ayırmasaydın babanın bu istekleri olmazdı, onun derdi senden kurtulmak” dese de durumun değişmeyeceği ortadadır. Bakar ki başka çare yok, der ki: “Var git anneme, de ki kızın küçük kilimi istiyor.” Çocuk hemen deriyi bulduğu derenin yanına gider ve “kaynana” diye seslenir, nehirden “lıbbei(!)” diye bir ses gelir, çocuk arkasından devam eder: “kızın küçük kilimi istiyor.” Nehirden bir kilim akıntıyla beraber gelir. Kilimi alır almaz soluğu babasının yanında alır. Babası bu işe pek akıl erdiremese de hemen başka bir zorluk düşünmeye başlar. Aradan bir kaç hafta geçer, babası küçük oğlunu tekrar çağırır.  İlk görevi başarıyla yerine getiren oğluna: “Oğlum, bana öyle bir kazan getir ki yemek yapalım, leşkerim de yesin halk da yesin doysun, yemeğin de yarısı kazanda kalsın.” Küçük oğul: “Baba öyle kazanı ben nerede bulurum?” der demesine ya baba hiç oralı olmaz. Çocuk eve döner yine bir kenara oturup düşünmeye başlar. Karısı durumu anlar, “baban ne istedi yine” der. Çocuk durumu güzeller güzeline anlatır. Güzeller güzeli, “Anneme git, kızın küçük kazanı istiyor de.” der. Çocuk hiç vakit kaybetmeden soluğu derenin kenarında alır. Kızın söylediklerini söyler. Bu defa dereden bir kazanın akıntıyla geldiğini görür. Hemen onu da babasına götürür. Babası kazanı kurar, yemek pişirtir, herkesi davet eder. Tam da istediği gibi bir kazandır, herkes yer, karnı doyar da kazan yarı olmamıştır.

Zalim baba işi daha da zorlaştırmak gerek diye düşünerek imkansız bir şey istemeye karar verir.  Aradan geçen haftalar sonunda oğlunu yanına çağırıp: “Oğlum, anneni çok severdim rahmetli oldu. Ondan hiç hatıra da yok, senden öbür tarafa gidip annenden yüzüğünü alıp getirmeni istiyorum” dedi. Oğlu eve dönüp kara kara düşünmeye başladı. Öbür tarafa gidip gelmek kolay bir iş değildi ki. Düşünceli halini gören güzeller güzeli, nedenini sordu. Çocuk durumu anlatınca “bir yolu var elbet” dedi. Anneme gidip “kızın küçük kitabı istiyor de” dedi. Çocuk dereye gidip kızın söylediklerini aynen iletince, bir kitabın suyun içinde kendisine doğru geldiğini gördü. Kitabı alıp karısına getirdi. İkisi de kitabı alıp insanlardan uzak bir yere doğru yürüdüler. Bu arada güzeller güzeli kitaptan sürekli bir şeyler okuyordu. En sonunda yanlarında bir mağara belirdi. Güzeller güzeli, kocasına: “Buradan gir, seni öbür tarafa geçirecek, yolda gördüklerine aldırış etme, annen cennetliklerle beraberdir bir tahta oturuyor bulacaksın” dedi. Yolda giderken bir adamın bahçe suladığını gördü fakat garip garip inliyordu. Yanına yaklaştığında susuzluktan ölüyorum diye tekrarladığını gördü. Biraz daha devam etti, bir kadın ekmek pişiriyordu fakat o da inler gibi sesler çıkarıyordu. Biraz yaklaştığında “açlıktan ölüyorum” diye tekrarladığını duydu. Yine yoluna devam etmeye başladı. En sonunda annesini bir bahçede buldu. Koştu sarıldı, hasretlik giderdi, hal hatır sordu. Annesi, “Oğlum sen daha ölmemişsin ama buradasın, neden geldin?” dedi. Oğlu biraz mahcup durumu anlatıp babasının yüzüğü istediğini söyledi. Annesi, “O zalim babandan gün yüzü görmedim, utanmadan bir de yüzüğü mü istiyormuş” dedi demesine ya yüzüğü de oğluna verdi. Sonra yolda gördüklerini anlatıp nedenini sordu. Annesi, “Oğlum, şu sulayıp da susuzluk çeken adam, yalan dünyada bir defa hayrına kimseye su vermemiş ondan dolayı burada susuzluk çekiyor; o ekmek pişiren kadın kimseye bir sıcak ekmek vermemiş, o yüzden burada pişirdiğini göremiyor” dedi. Annesiyle vedalaştıktan sonra geldiği yoldan geri döndü. Yüzüğü götürüp babasına verince, babasının aklı yerinden çıkacak gibi oldu. İmkansız bir işi başarmıştı çocuk.  Zalim baba oğlunun bu görevi de yerine getirdiğini görünce daha zor ne isteyebilirim diye uzun uzun düşünmeye başladı. En sonunda bunu artık yapamaz herhalde diyerek yeni görev için oğlunu yanına çağırttı. “Oğlum” dedi, “Biliyorum ki çok zor görevleri yerine getirdin, bu isteyeceğimi de yerine getirirsen gözüm açık gitmeyecek.” Oğlu başka ne isteyebilir ki diye düşünürken babası, “Oğlum bana boyu bir karış, sakalı iki karış bir adam getir ki gözüm açık gitmesin” dedi. Çocuk eve dönüp durumu karısına anlatınca, karısı “Anneme git kızın küçük çekmeceyi istiyor de.” dedi. Çocuk aynen söyleneni yaptı. Dereden bu defa bir çekmece akarak geldi. Doğruca babasının yanına gidip çekmeceyi verdi. Zalim baba çekmeceyi açınca içinden boyu bir karış sakalı iki karış bir adam fırladı, meğer bu küçük adam güzeller güzelinin babası imiş. Zalim baba şaşkın şaşkın bu küçük adama bakarken, küçük adam sordu: “Sen hiç hayatında bütün leşkerin oturup da yarısının katlı kaldığı bir kilim görmüş müydün?” Zalim baba: “Görmemiştim ama gördüm.” Küçük adam tekrar sordu: “Sen hiç hayatında bütün halkın yiyip doyduğu ama kazanın yarısının yemek dolu kaldığı kazan görmüş müydün?” Zalim baba: “Görmemiştim ama gördüm.” Küçük adam tekrar sordu: “Sen hiç öbür dünyaya gidip gelen birini görmüş müydün?” Zalim baba: “Görmemiştim ama gördüm.” Küçük adam tekrar sordu: “Peki sen hiç boyu bir karış, sakalı iki karış adam görmüş müydün?” Zalim baba: “Görmemiştim ama gördüm.” Küçük adam, sakalının arasında saklı olan çekici çıkartıp madem öyle şimdi bunu da gör deyip çekici zalim babanın kafasına indirdi. Zalim baba oracıkta can verdi. Küçük oğul babasının yerine geçip bey oldu. Güzeller güzeli ile mutlu bir ömür sürdü.

Uno Harva’nın Altay Panteonu kitabında Buryat efsanelerinden birini şöyle anlatmaktadır:

“Yer altı ülkesine gitmek için,  Mu-monto, yola çıkıp Kuzeye doğru yürürken, yolda büyük siyah bir taşa rastlar, onu yerinden kaldırarak “gel buraya” diye seslenir. Bir anda önünde açılan bir yarıktan bir tilki çıkar ve Mu-monto’dan kuyruğunu tutmasını ister. Tilkinin kuyruğuna sıkıca yapışan Mu-monto, onun peşinden yeraltı ülkesinin derinliklerine iner ve yolda çok ilginç şeylere şahit olur; çıplak kayalıkların tepesinde besili atlar, mümbit çayırlarda ise zayıflıktan acınacak halde kemikleri çıkmış atlar, bir başka yerdeyse ağızları dikilmiş kadınlar görür. Kaynayan katran dolu bir kazanın içinde memurlar ve şamanlar debelenmektedirler. Biraz daha ilerlediğinde, elleri ayakları bağlanmış erkekler ve dikenli çalılara sarılan çıplak kadınlar görür. Bir başka yerde ise çok fakir göründükleri hâlde aslında mutlu, ama çok zengin görünüp de açlıktan kıvranan kadınlarla karşılaşır. Onlara, bunu sorduğunda; fakir görünümlü kadının hayattayken insanlara hep yardım etmiş olduğunu ve o yüzden burada mutlu olduğunu, zengin görünümlü olanların ise hayatlarında cimri ve katı kalpli olup, şimdi bu sebeple açlık çektiğini öğrenir. Dikenli çalılara sarılan kadınlar, hayatta iken hafif meşrep olup kocalarına sadık kalmayan kadınlardır. Elleri ve ayakları bağlı olan adamlarsa hayattayken hırsızlık yapan adamlardır. Kaynayan katran kazanlarında cezalandırılanlar dürüst ticaret yapmayanlar; ağzı dikilmiş kadınlar da başkaları hakkında yalanlar, dedikodular yayan kadınlardır. Çıplak kayalardaki besili atlar, hayatta iken iyi bakılmış ve semirmiş olan atlar, mümbit çayırlardaki zayıf hayvanlar ise, hayatta iken doğru dürüst bakım ve yiyecek yüzü görmemiş atlardır.”

Kitabın ilerleyen kısmında benzer bir Tatar efsanesi yer almaktadır. Bahsi geçen Tatar efsanesinde kahraman, Kubayko adında bir kızdır. Yeraltı dünyasına ağabeyinin kayıp olan başını bulmak için iner. Uzun bir hikaye olduğu için yazıyı uzatmamak adına buraya almadık. Dileyenler ilgili kitaptan okuyabilirler.

İlk anlatmış olduğumuz Anadolu masalında görüleceği üzere bir çok mitolojik ve efsanevi unsur bulunmaktadır. Mu-monto’nun hikayesi ile benzerlik gösteren kısım, küçük oğulun öbür tarafa, annesinin yanına gitmesiyle alakalı olan kısımdır. Büyük bir sınav olarak öbür tarafa veya paganlarda yeraltı dünyası olarak geçen ölüm sonrası hayatın olduğu kısıma geçilmesi hem mitlerde hem de efsanelerde hem de masallarda görülen popüler bir anlatımdır. Buryat efsanesi ile Anadolu masalı arasındaki ilginç benzerlik, ölüler dünyasına geçişten ziyade bu yolculuk esnasında görülen ilginç vakalar ve bunların açıklamaları ile ilgili olan kısımdır. Türk ananelerinde önemli bir yer tutan misafir ağırlama ile ilgili vurguların olması dikkat çekicidir. Masalda ekmek pişirip açlık çeken kadın ve efsanede vurgulanan, zengin görünüp açlıktan kıvranan kadınların durumu misafir ağırlama veya yolculara yemek ikram etme nezaketini göstermeyenlerin ayıplanması için hem masalda hem efsanede yer edinmiştir. Çocukluğumuzda herkesin örnek aldığı kadınlardan bahsedilirken, “Ekmek yaparken yanından geçeni ekmek vermeden bırakmazdı” diyerek bu kadınları överlerdi. Ekmeğin kutsiyeti zaten Anadolu kültüründe önemli bir konumda iken bunun aynı zamanda misafirperverliğin de bir göstergesi olarak sunulması şaşılacak bir durum değildir. Diğer bir benzerlik ise ölüler ülkesine geçişin bir mağaradan olmasıdır. Muhtemelen masalın öğeleri geniş ölçekte Asya kökenli inançların izlerini taşımakla beraber İran efsanelerinden ve Anadolu’nun eski sahiplerinden kalma efsane ve mitler ile harmanlanarak ortaya çıkmıştır. Özellikle leşkerin üzerinde oturup yarısınında katlı kaldığı kilim, İran masallarını andıran bir öğedir. Yine yiyenleri doyurup içindeki yemeğin tükenmediği tılsımlı kazan anlatımının Anadolu’da özellikle menkıbelerde yeri mühimdir. Üryan Hızır ve Alaaddin Keykubat arasında geçen menkıbeye göre benzer bir hadise yaşanmıştır. Üryan Hızır’ın kazanında pişirdiği yemek ile Alaaddin Keykubat’ın ordusu doymuş ama kazandaki yemek tükenmemiş aksine epey artmıştır. Bunun gibi başka Erenlere de itham edilen menkıbeler bulunmaktadır. Halkın sözlü gelenek ile kültürünü devam ettirdiğini düşünürsek, efsane, masal ve menakıbların birbiri içine girmiş bir halde olması şaşılacak bir durum değildir.


Ali PURTAŞ’ın yazıları için tıklayınız…