Mezopotamya

Mezopotamya Neresidir?

Mezopotamya, Mısır’la birlikte tarih çağlarında ilk uygarlığın geliştiği yerdir. Mezopotamya, Yunanca, ortada veya ortasında anlamı taşıyan “mezo” ile antik bir kelime olan ve nehir anlamına gelen “potamos”tan türemiştir. Fırat ve Dicle nehirlerinin ortasında olması nedeniyle bu bölgeye Mezopotamya denmiştir.

İnsanlar ilk olarak Paleolitik dönemde Mezopotamya’ya yerleştiler. MÖ 14.000’lere gelindiğinde, bölgedeki insanlar dairesel evlerin bulunduğu küçük yerleşimlerde yaşıyordu. Beş bin yıl sonra, hayvanların evcilleşmesi ve tarımın gelişmesi neticesinde, özellikle Dicle ve Fırat nehirlerinin yakınlığından yararlanarak sulama tekniklerinin kullanılması ile tarım toplulukları meydana geldi. Ancak bu topraklarda hayat şartları çok çetindir, nehirler Nil gibi düzenli aralıklarla alçalıp kabarmaz ve ekilen toprakları zenginleştirecek alüvyonları taşımaz. Zaman zaman afete dönüşen nehir taşkınları, Tufan efsanesine esin kaynağı olmuştur.

Mezopotamya’nın kadim toplulukları MÖ 4000 yılın sonlarında bir yazı sistemi icat ettiler. Bunun yanında dünyayı değiştiren birçok buluşa da imza attılar.

Kent devletleri veya geniş krallıklar halinde örgütlenen Mezopotamya halkları, Mısır’daki gibi bir tanrı-kral otoritesini tanımadılar. Toprağın, insanların ve malların mutlak efendisi tanrıdır. Kral sadece onun naibidir. Kralın otoritesi hiçbir zaman Firavun’unki gibi sınırsız olmamıştır. MÖ 3000 yıllarında, Sümer krallarından VI. yy’daki Babil kralı Nabukodonosor’a kadar krallar hem asker hem yöneticidir. Günümüze kadar ulaşan kil tabletlerdeki yazışmalar sayesinde tanıdığımız merkezi ve yerel yönetimi kral temsil eder.

Mezopotamya, Mısır’ın tersine bütün rüzgarlara açık bir geçiş bölgesidir. Arabistan ve Suriye bozkırlarından dalgalar halinde gelen göçebe Samiler, tarihin akışını bazen ani istilalarla hızlandırmış bazen yavaş yavaş değiştirmiştir. Bu bölge hem çeşitli halkların ve kültürlerin bir mozaiğidir hem de uçsuz bucaksız kirli ve bataklık ovalarda bulunmayan taş metaller ve kereste gibi yapım malzemelerini hep başka ülkelerden almak zorunda kalmıştır. Bu iki nedenle kralların dikkatli bir yönetici ve başarılı bir asker olması gerekir. IX. yy’dan VII. yy’a kadar askerliğin ve savaş politikasının ağır bastığı Asurlarda, en barışçı hükümdarların bile hiçbir neden yokken yılda bir kere sefer düzenlemesi bir gelenektir. Aslında bu nedensiz seferler, her an ayaklanabilecek halkın ve saldırgan komşuların gözünü korkutmak, uzak eyaletlerden vergi toplayabilmek ve ticari bağlantı kurmak üzere girişilmiş bir gövde gösterisidir.

Mezopotamya Medeniyetleri

Mezopotamya, medeniyetin beşiği olarak bilinmektedir. Tarih boyunca bu topraklarda birçok devlet kurulmuş, medeniyetler inşa edilmiştir. Ancak bazı medeniyetler tarihin akışını değiştirmesi bakımından önem arz etmektedir. Bu öneme haiz 5 medeniyet;

Sümer

Yakın zamandaki arkeolojik bulgulara göre MÖ 3500’e doğru Aşağı Mezopotamya’daki halkların, yani Sümerlerin gelişidir. Kökenleri hakkında hiçbir şey bilinmeyen Sümerlerin edebiyat ve din metinleri, yalnızca Yakındoğu’da görülen bitişken bir dille yazılmıştır. Bin yıl boyunca, daha sonra bütün Doğu halklarının benimseyecekleri, çivi yazısı diye adlandırılan bir yazı sistemi kullanmışlardır.

Sümerler, aşağı Mezopotamya’ya MÖ 2800 – 2600 yıllarına doğru yerleşti ve MÖ 18 yy’a kadar özgün kimliğini korudu. Bölgede her biri bir kral tarafından yönetilen birçok kent devleti kurdular. Herkesin ayrı bir tanrısı vardı bu tanrıları naibi (ensi) sıfatıyla bütün tebaanın efendisi ve mülklerin sahibi olan krallar, kent tanrısının sınırsız mal varlığını koruyan rahiplerle iyi geçinmek zorundaydılar.

Taşkınlardan korunmak için yüksekçe bir teras üzerine kurulan tapınaklar, kentlerin en merkezi yerindeydi. Bu tapınakların yakınında saz damlı tuğla konaklarda yaşayan krallar, halktan aldıkları vergilerle geçinirdi. Halkın bir bölümü sulu tarım yapan çiftçiler, bir bölümü çömlekçi çarkında harikalar yaratan zanaatkarlar, bir bölümü de dışarıdan getirilmiş kereste, taş ve metalleri işleyen usta sanatçılardı. Kent devletlerinde, uzak bölgelerle ticaret yapılıyor, söz gelimi mücevherlerde kullanılan lapis-lazuli taşı Afganistan’dan getirtiliyordu. Küçük krallıklar sürekli birbirleriyle savaşır ve üstün gelen devletin kralı yenilinceye kadar kendini dört bölgenin kralı ilan ederdi.

24. yy. sonunda Akadlı Sargon, Mezopotamya’nın ilk gerçek imparatorluğunu kurdu. Daha sonra Ur Kralı Ur-Nammu, Basra Körfezi’nden bugünkü Suriye’ye kadar olan bölgeyi egemenliği altına aldı. Ama diğer kralların çoğu hiçbir zaman fazla büyüyemedi. Sümer kent devletleri sürekli savaşlarla güç kaybederek sonunda Sami kökenli İstilacı Amorlulara yenik düştü. Bu halk, Hammurabi’nin (1793-1750) hükümdarlığı zamanında bütün bu toprakları ele geçirdi. Ama başkentleri Babil, Sümerler’in din, hukuk ve bilim kültürünü olduğu kadar yazı sistemini de miras olarak korudu.

Akad (Akkad)

Akadyanlar, ilk Mezopotamya şehir devletlerinin gelişmesi sırasında Verimli Hilal’e göç etmeye başlayan, Arap Yarımadası kökenli Semitik (Sami Halkları) göçebelerdir.

Akkad ismi, Semitik fatihi Sargon tarafından MÖ 2300 yıllarında kurulan Agade şehrinden alınmıştır. Bu şehrin yeri tam olarak bilinmiyor ancak Babil’in yaklaşık 15 kilometre doğusunda, bugünkü Bağdat’ın eteklerinde, Dicle ve Diyala nehrinin birleştiği yerde olabileceği tahmin ediliyor.

Akadlıların ve Mezopotamya tarihinin en büyük hükümdarlarından biri olan Sargon, tarihte tüm Mezopotamya havzasını aynı çatı altında birleştiren ilk hükümdar oldu. Bölgedeki çeşitli şehir devletlerini birleştirdi ve yönetimini Mezopotamya’nın çoğunu kapsayacak şekilde genişletti. Ayrıca farklı etnik grupları ve kültürleri barındıran bu yapı, tarihteki ilk imparatorluk olarak gösteriliyor. Sargon’un MÖ 2150 yılındaki hanedanının yıkılmasından sonra, merkezi Irak bölgesi olan Sümerler ve Akadyanlardan oluşan ortak bir devlet tarafından yönetildi.

Akad dili, aynı zamanda Asur-Babil olarak da adlandırılan, Kuzey Periferik grubunun soyu tükenmiş Semitik dili olan ve 3 ile 1 bin yıl arasında Mezopotamya’da konuşulan Akkadyan dilidir.

Babil

Savaşlar neticesinde ciddi bir siyasi krize giren Mezopotamya medeniyetleri ve Babil, Batılı bir Semitik kabile olan Amorluların bölgeye hakim olması ile tekrar refaha kavuştu. MÖ 1600 yıllarına kadar hüküm süren Amorluların yönetimi altında Babil, Dicle-Fırat bölgesinin siyasi ve ticari merkezi haline geldi ve Babil, güney Mezopotamya’nın tamamını ve kuzeydeki Asur bölümünü kapsayan büyük bir imparatorluk oldu.

Babil İmparatorluğunun zirve dönemi; şehir devletleri arasında koalisyonlar oluşturan, bilim ve bursu teşvik eden ve tarihteki ilk yazılı yasaları ilan eden Babil’in 1. hanedanının altıncı kralı Hammurabi (MÖ 1792-1750 civarı) dönemiydi.

Tarım ve hayvancılık temel ekonomik faaliyetlerdi. Bu dönemde sulama kanalları, barajlar ve çeşitli teknik koşullarda ciddi gelişmeler sağlandı.

Babillerde Sümerlerin etkisi devam etmiştir. Toplam yüksekliği 100 metreyi aşan teraslı kuleler inşa etmişlerdir. Ziggurat denen çok katlı yapılar, daha çok tapınak olarak kullanılmıştır. Çok katlı yapıların üst katları rasathane (gözlemevi), alt katı depo olarak kullanılmıştır. Mimari açıdan Mezopotamya’nın en gelişmiş medeniyeti Babillerdir.

Babil Krallığı, birçok yönü ile hala kullanılan, oldukça doğru bir takvim oluşturdğu için astroloji ile ilgili önemli bilgilere sahiptir. Hastalıkların önlenmesi ve yayılması hakkında tıbbi bilgiye de sahiptir. İnşa edilen kanallar ve yapılar, matematik ile ilgili bilgilerinin olduğunu gösteriyor.

Asur

Asur, MÖ 2. bin yılın çoğunda Babil’e ve daha sonra Mitanni krallığına bağlıydı. MÖ 14. yüzyılda bağımsız bir devlet olarak ortaya çıktı ve daha sonraki dönemde Mezopotamya, Ermenistan ve Kuzey Suriye’de büyük bir güç haline geldi. Asurluların gücü I. Tukulti Ninurta’nın (MÖ 1208) ölümünden sonra geriledi.

Asur kralları, MÖ 9. yüzyıl ile MÖ 7. yüzyılın sonlarına doğru yeni bir genişleme dönemine başladılar, aralarında III. Tiglat Pileser, II. Sargon, Sennacherib ve Esarhaddon gibi üçlü Asur kralları Mezopotamya’nın büyük bir kısmını Asur yönetimi altında birleştirdi. Son büyük Asur hükümdarı Ashurbanipal’dı ancak son yılları ve MÖ 627’de ölümünü takip eden dönem belirsizdir.

Asur Devleti MÖ 612-609’da Keldani-Medyan koalisyonu tarafından tahrip edildi. Zulümleri ve savaş ustalıklarıyla ünlü Asurlular; Nineveh, Ashur ve Nimrud’daki arkeolojik sitelerde gösterildiği gibi anıtsal inşaatçılardı.

Elam

Elam’da dört önemli coğrafi ad eski kaynaklarda belirtilmiştir: Awan, Anshan, Simash ve Susa. Susa, Elam’ın başkentiydi ve klasik kaynaklarda ülkenin adı bazen Susana olarak adlandırılırdı. Elamlıların dikkat çeken özelliklerinden biri kralın egemenlik haklarındaki kalıtsallığının kadınlar üzerinden yürümesiydi.

MÖ 1600 yıllarında Mezopotamya’nın yeni işgalcileri olan Kassitlerin, hem Babil hem de Elam’ın düşmesine neden olduğu düşünülmektedir. Tekar yükselişe geçtiği MÖ 13. yüzyılın ikinci kısmına kadar Elam hakkında neredeyse hiçbir şey bilinmemektedir.

Elam Kralları Shutruk-Nahhunte ve Kutir-Nahhunte, Mezopotamya’yı işgal etti ve çok sayıda antik eseri (Naram-Sin Zafer Stel’i ve Hammurabi yasaları steli vb.) güvence altına aldı. Elam Devleti, Babil Kralı I. Nebukadrezzar’ın (hükümdarlık 1111-c. 1098) Susa’yı ele geçirmesiyle etkinlikleri zayıfladı. MÖ 640’da Asur kralı Ashurbanipal Elam’ı tamamıyla işgal etti, önde gelen vatandaşlardan bazılarını Filistin’deki Samaria’ya sürdü.

Elam’la ile ilgili günümüze ulaşan çok fazla bilgi bulunmamaktadır. Dilleri çok net çözülememiştir. Elamlılar sanat ve mimaride Babil’den etkilenmişlerdir. Mükemmel zigguratlar, tapınak kompleksleri ve sarayları, Elam kültüründen kalan güzel örnekleridir.