Mevlana ve Mevlevilik

Mevlana Kimdir?

Mevlana Celaleddin-i Rumi, Horasan’ın 30 Eylül 1207 tarihinde Belh şehrinde dünyaya geldi. Babası, ilk tasavvuf eğitimini kendisinden aldığı “sultan’l-ulema” lakabıyla tanınan Bahauddin Veled’dir. Bahaeddin Veled’in Kübreviyye tarikatının kurucusu olan Necmeddin-i Kübra’nın halifesi olduğu söylendiği gibi, Ahmed el-Gazzali’den gelen tarikat silsilesinden hilafet aldığı belirtilmektedir.

Mevlana, henüz küçük yaşta iken babası Bahaeddin Veled’in devrin Harsemşahlar Devleti Sultanı Muhammed Harzemşah’tan gönlü incindiği için Belh’ten ayrıldı. Babasıyla birlikte İslam dünyasının çeşitli yerlerini dolaştıktan sonra Konya’ya geldi. Bahaeddin Veled Konya’da Altınapa medresesinde iki yıl müderrislik yaptıktan sonra 1231 tarihinde vefat etti.

Bir sufi aile içinde dünyaya gelen, beş yaşlarında iken Belh’ten göç eden, göç yolculuğu boyunca konaklanan yerlerde babası vasıtasıyla devrin birçok sufi ve alim şahsiyetleri ile tanışan Mevlana, öncelikle babası olmak üzere, babasının halifesi Burhaneddin Muhakkık Tirmizi’den ilk dini ve tasavvuf eğitimini almıştır. Bu eğitim sürecinde Mevlana, Seyyid Burhaneddin’nin işaretiyle, zamanın İslami ilimlerdeki merkezi kabul edilen ve Moğol istilası sebebiyle birçok alim ve sufinin sığındığı Halep ve Şam’a gitmiştir. Bu iki şehirde dört veya yedi yıl kalan Mevlana, Halep’te Halaviye Medresesinde konaklamış; fıkıh ve hadis olmak üzere diğer İslami ilimlerde bu şehirlerdeki alimlerden faydalanmıştır. Meşhur Hanefi fakihlerden Hadis öğrenmiş, fıkıh ve edebiyat ilimlerinde şöhret bulan Adim b. Kemaleddin’den dersler almış, Şam’da ise Makdisiyye Medresesinde kalarak, başta Muhyiddin İbnü’l Arabi, Sa’deddin-i Hammüye, Osman Rumi ve Sadreddin Konevi ile uzun müddet sohbette bulundu. Daha sonra tekrar Konya’ya döndü. Konya’ya döndüğü 1241 yılında hocası vefat etti. Bu vefatın akabinde Mevlana’nın müderrislik hayatı başladı.

Şems-i Tebrizi’nin Konya’ya gelmesi, Mevlana için bir dönüm noktası olmuştur. Onunla yaptığı sohbetler Mevlana’nın üzerinde derin tesirler bırakmış, ilahi aşk ve vecdi terennüm eden asıl Mevlana bu dönemde doğmuştur. Mevlana’nın Şems ile birlikteliği neticesinde ortaya çıkan çoşkun ve cazibeli halini ve bu halin sonucunda da medreseyi, vaazları ve talebelerini terk ettiğini, vaaz meclisleri yerine sema’ya girdiğini, çarha, raksa başladığını, medreselerdeki ilmi tartışmaların yerine ney ve rebab nağmesine kulak verdiği bildirilmektedir. Bu durumu kıskanan Mevlana’nın talebeleri ve onu seven halk, Şems’in Konya’yı terk edip Şam’a gitmesine sebep olmuşlar. Şems’in ayrılışıyla sıkıntılı günler geçiren Mevlana, yazdığı mektuplarla Şems’i ikna edemeyen Mevlana onu geri getirmek için oğlu Sultan Veled’i ŞAm’a göndermiş ve geri dönmesini sağlamıştır. Şems’in geri dönüşünün akabinde Mevlana’nın tekrar Şems ile sohbetlere dalması tepkileri arttırmış ve Şems bir daha geri dönmemek üzere 1247-48 yılı sonlarında ortadan kaybolmuştur.

Şems’i bulma ümidi kalmayan Mevlana hayatının üçüncü safhası olan “irşad, eğitim ve terbiye” esasları üzerine yeniden inşa ettiği mürşidlik faaliyetlerine başlamıştır. 17 Aralık 1273’te vefat etti ve Konya’da babasının yanına defnedilmiştir.

Mevlana’nın İlmi Anlayışı

Kamil manada alim, sufi ve şairlik özelliklerine sahip olan Mevlana’nın dini-tasavvufi düşünce kaynağı Kur’an ve sünnettir. “Canım tenimde oldukça Kur’an’ın kölesiyim ben. Seçilmiş Muhammed’in yolunun toprağıyım…” beytiyle bu gerçeği dile getiren Mevlana, “Pergel gibiyim; bir ayağımla şeriat üstünde sağlamca durduğum halde öbür ayağımla yetmiş iki milleti dolaşıyorum” diyerek bir müslümanın bütün insanlığı kucaklayabilecek büyüklüğü göstermesi gerektiğini ifade eder.

Mevlana’nın bütün görüş ve düşünceleri vahdet-i vücud (varlık birliği) kuramına dayanır. Mevlanaya göre, evrende maddi ve manevi ne varsa hepsinin kaynağı tektir. Nitekim, iki özlü (iyilik ve kötülük) dinlerde de ikilikten söz edilmez; çünkü, bu iki özün varlığı birbirlerinin var olmalarına bağlıdır. Kötülük olmazsa iyilikten, iyilik olmazsa kötülükten söz edilemez. İyiliğin değeri ancak kötülük ile kötülük de iyiliğin var olması ile anlaşılır. Mevlana’nın evrendeki olaylara böylesi bir anlayışla bakması, onu hoşgörülü yapmış ve bağnazlıktan uzak kalmasına neden olmuştur.

Mevlana’nın şiirleri ve mektupları arasında Arapça olanlar varsa da eserlerini Farsça yazmıştır. Meşhur eserleri şunlardır: “Divan- Kebir”, “Mesnevi”, Fihi Ma Fih”, Mecalis-i Seb’a” ve “Mektübat”.

Mevlevilik

Şems’i Tebrizi’den sonra aşk ve cezbeye dayanan, musiki sema ve şiir ile yoğrulmuş, bir tasavvuf anlayışı sergileyen Mevlana, her ne kadar yaşadığı dönem içinde ortaya koymuş olduğu tasavvufi anlayışını ve yaşantısını, bir tarikat tesisi maksadıyla yapmamışsa da, kendisinden sonra gelen halefleri tarafından tesis edilecek olan Mevleviyye, Mevlana’nın ortaya koyduğu bu esaslar çerçevesinde yapılanmış, adab ve erkanıyla bir tarikat halini almıştır.

Mevleviliğe göre tasavvufi eğitimin amacı insanın kendine gelmesini, kendini bulmasını sağlamaktır. Gerçeğe ulaşmak için insan fıtratına aykırı yöntemlere başvurmaktan kaçınmalıdır. Esasen gerçeğe ulaşmanın asıl yolu aşk ve cezbedir. Zikir ve çile gerçeğe ulaşmanın temel yöntemi olarak görülmemelidir. Zikir ancak düşünceyi harekete geçirebildiği sürece yarar sağlar. Cenabı Hakk’ı gerçek anlamada tanımayanlar dünyanın, altın ve gümüşün kulu, kölesi olurlar. Bu kölelikten kurtulmanın yegane yolu da Allah aşkıdır.

Mevlevilik başlangıçta Anadolu’daki diğer tasavvuf akımları gibi adap ve erkanı belirlenmiş ve tekke düzeni kurulmuş klasik bir tarikat niteliğinde değildi. Çünkü Mevlana tarikatlara özgü birtakım kurallar koymamıştır. Örneğin, kendisine bağlananlar için ne bir giriş töreni düzenler, ne de belli bir zikir öngörürdü. Mevlevilik’te tarikatın esası aşk, marifet ve hizmettir. Bunun içindir ki Mevlana, her Mevlevinin bilmesi gerekli hafi ve devrani zikir olan semayı da yalnızca aşk ve cezbe için yardımcı bir öğe sayardı.

Sultan Veled, babasının düşüncelerini sistemli bir hale getirerek Mevleviliği kendine özgü kuralları, törenleri olan bir tarikat durumuna getirdi. Bu sebeple Sultan Veled, Mevleviliğin asıl kurucusu ve ikinci piri sayılır

Anadolu’da siyasal ve sosyal sıkıntıların had safhada olduğu bu dönemde yetiştirdiği halifeleri Amasya, Kırşehir ve Erzincan’a yollayarak zaviyeler kurdurmak suretiyle Mevleviliği yaymaya başlamıştır.

Sultan Veled’in yerine oğlu Ulu Arif Çelebi’yi bırakması tarikatın tarihinde bir dönüm noktası olmuş ve böylece Mevlevilik “Çelebi” unvanlarıyla anılan Mevlana soyuna mensup şeyhler tarafından temsil edilmeye başlanmıştır.

Mevleviliğin Türk düşünce ve sanat hayatına oldukça önemli etki ve katkıları olmuştur. Mevlevi tekkeleri, tarikat faaliyetlerinin yanında bir sanat ve kültür kurumu gibi çalışarak birçok şair, yazar ve bestecinin yetiştiği merkez işlevini görmüştür.

Osmanlılar döneminde imparatorluğun en yaygın tarikatlarından birisi olan Mevleviliğin faaliyetlerine, diğer tarikatlarla birlikte, tekke ve zaviyelerin kanunla kapatılmasıyla birlikte son verilmiş, ancak 1926’da çıkarılan bir kanunla Hacı Bektaş-ı Veli ve Mevlana türbeleri müze olarak ziyarete açılmıştır.

Kaynakça

Küçük, Sezai. (2014). Türk İslam Düşünce Tarihi. Ömer Bozkurt (Ed.), Mevlana (s. 279-281). Ankara: Divan Kitap.