Kurb-an

İnanç tarihinin en eski ritüelidir kurban. O kadar eski ki bir inanç merkezi olduğu ihtimali üzerinde durulan Göbeklitepe, kanlı kurban ritüellerinin bilinen en eski örneğidir. İnsanoğlunun göçebe ve avcı bir toplum olduğu döneme kadar uzanan geçmişine rağmen Göbeklitepe’de ortaya çıkan bulgular insanların belli ritüeller için alanlar inşa ettiğini göstermektedir. İlk insanların sadece hayvan değil bitkisel sunular da kullandığı bilinmektedir. Kurbanlar genelde yakılarak Tanrı’ya sunulur, dumanının Tanrı’ya ulaştığına inanılırdı. Göçebelerde hayvan kurbanı ön plana çıkarken, yerleşik hayata geçen toplumlarda kurban sunularının perspektifinin genişlediğini söylemek mümkündür. Sadece belalardan uzaklaşmak için değil, şükür ve bereket için de sunular veriliyordu. Özellikle tarlaların ekildiği dönemlerde kurban edilen hayvanların kanları tarlalara saçılırdı. Çok genele yayılmasa da bölgesel olarak insanların da kurban edildiği toplumlar da bulunuyordu. İnsan kurbanına örnek olarak Aztek’leri göstermek mümkündür.

Kutsal kitaplarda bahsi ilk geçen kurban ritüeli, Habil ve Kabil çekişmesinin de temelini oluşturur. Tevrat’a göre Habil çobanlığı seçti(1). Kabil ise çiftçi oldu. Kabil yetiştirdiği ürünlerden, Habil ise ‘sürüsünde ilk doğan hayvanlardan ve özellikle yağlarından’ getirdi. Tanrı, Habil’in sunusunu kabul eder fakat Kabil’in sunusunu kabul etmez. Sunusu kabul görmeyen Kabil, Habil’e karşı kin duymaya başlar ve en sonunda ilk cinayeti gerçekleştiren kişi olur. Habil ve Kabil kıssasında kurban ritüeli önemli bir yer tutmaktadır. Özellikle Habil’in getirdiği sunuların içerisinde “yağlarından getirdi” vurgusundan yola çıkarsak ritüelin yakılarak gerçekleştirildiği anlaşılıyor. Zira sununun dumanına bakarak kabul edilip edilmediği anlaşılıyor.

Dersim bölgesinde Alevi-Bektaşi toplumu içerisinde anlatılan, Kurban Bayramı’nın kökeni sayılan ve İsmail Peygamber için inen koçun evveliyatından bahseden bir menkıbeye göre;

“Munzur, İbrahim Peygamberin çobanıdır. Şimdiki Munzur gözelerinin bulunduğu yerde koyunları otlatırken iki kurt, sürünün yanına gelerek bir koyun isterler. Munzur, koyunların emanet olduğunu veremeyeceğini söyler. Kurtlar ‘Sürüyü biz bekleriz, sen git sahibinden izin al’ derler. Munzur, ‘Ben gidip gelene kadar sürüyü yersiniz, ben size nasıl güveneyim?’ der. Kurtlar üç büyük kutsal şey olan, “evde kalmış kızın, ekmek pişirirken ekmeğini vermeyen kadının ve eski ve yeni süpürgeyi karışık kullanan kadının günahı” üzerine yemin ederek sürüye dokunmayacaklarını söylerler. Munzur, önce ikna olmasına rağmen İbrahim Peygamberin yanına giderken pişmanlık duyar. Munzur’u yalnız gören İbrahim Peygamber, kaygıyla sürünün nerede olduğunu sorar. Başından geçenleri anlatan Munzur’a İbrahim Peygamber, ‘Hiç sürü kurda emanet edilir mi?’ deyince, Munzur üç büyük kutsal şeyin üzerine yemin ettiler der. Bunun üzerine İbrahim Peygamber Munzur’a sürüye dokunmamışlarsa istedikleri bir tanesini alabileceklerini söyler. Heyecanla sürünün yanına giden Munzur, sürünün ağılda olduğunu kurtların da sürüyü kolladığını görünce şaşkınlık ve iç rahatlığı yaşar. Kurtlara bir tane koyun seçebileceklerini söyler. Kurtlar sürünün içinden seçe seçe yedi yıldır kuzulamayan ve gebe olan Munzur’un koyununu seçer. Munzur üzülür ama sessiz kalır. Kurtlar koyunu kuytu bir yerde kuzulatırlar. İki erkek kuzuyu beraberlerinde götürürler, koyunu da geri gönderirler. Koyun sürüye dönünce Munzur, koyunu kontrol ettiğinde kuzuların olmadığını görür. Tam o sırada gelen İbrahim Peygamber sürünün yarısının beyaz yarısının siyah renge büründüğünü görür. O şaşkınlıkla seslenir:  “Oğul oğul bu ne mucizedir.”  Munzur cevap vermez, İbrahim Peygamber Munzur’un bir kaşık sütü bile azık yapmayacak kadar dürüst olduğunu bilir. Kerametinden dolayı Munzur’a dokunmak ister, ona doğru yaklaştığında Munzur, Peygamberin niyetini anlar ve hızla kaçmaya başlar. Munzur koşarken her ayak bastığı yerden süt beyazlığında su fışkırır. İbrahim Peygamber Munzur’a bit türlü yaklaşamaz. Kırkıncı adımda Munzur sır olur. Kurtların götürdüğü kuzulardan biri İbrahim Peygamberin oğlu yerine kurban olarak gönderilen koçtur. Diğeri ise dünyada olabilecek büyük bir felaketi önlemek için kurban olmayı bekler.“

İbrahim Peygamber’in kurban etmek istediği oğlu hakkında Tevrat’ın Yaratılış bölümü 22. babına göre kurban edilmek istenen İshak Peygamber, ismi doğrudan kullanılmakla birlikte, Kur’an-ı Kerim’in Saffat suresinde anlatılan hadisede kurban edilecek kişinin ismi kullanılmamaktadır. Kur’an çevirilerinde parantez içinde İsmail Peygamber olduğuna vurgu yapılmaktadır. Elbette burada asıl dikkate alınması gereken, hadisenin nasıl gerçekleştiğidir. Kutsal kitaplara göre İbrahim Peygamber, Tanrı’dan yaşına rağmen bir oğul istemiştir. Tanrı da bu dileğin karşılığı olarak İbrahim Peygamber’i sınamak için kurban etmesini ister. Halil-i Rahman olan İbrahim Peygamber, hiç şüphe etmeden bu isteği yerine getirmek için oğlunu alıp ıssız bir yerde kurban etmeye niyetlenirse de merhamet sahibi Yaratıcı, oğlu yerine, gönderdiği koçun kurban edilmesini emreder. Bu kıssada verilmek istenen mesajlardan biri muhtemelen aynı zamanlarda söz konusu coğrafyada insan kurbanının da olduğudur. Dolayısıyla insan kurbanını engellemek için bir mesaj niteliği taşımaktadır.

Alevi-Bektaşi süreğine göre asıl Kurban, İmam Hüseyin’dir. Kerbela’da yetmiş iki yoldaşıyla beraber katledilen İmam Hüseyin, Tanrı tarafından kurban olmaya layık görülmüş ve bu şehadetle beraber hem iyi ve kötü arasındaki net çizgiyi çizmiş hem de makamı yücelmiştir. Deyiş ve nefeslerde Şehitler Serdarı gibi sıfatlarla anılması, hem Muhammed Peygamber’in “Hasan ve Hüseyin cennet gençlerinin efendisidir” hadisi hem de Kerbela’da göstermiş olduğu onurlu duruşu sebebiyledir. Sözlü geleneğe göre Kalü Beli’de alınan ikrarlara binaen kurban olarak İmam Hüseyin seçilmiştir ve vakti geldiğinde şehadet şerbetini içmiştir. Alevi-Bektaşi süreğinde kurbanın bir başka önemi de ikrar erkanında yer bulur. Yola girecek talip, evvela kurban kesmelidir. Bu kurban, mana olarak nefsin kurban edilmesidir. Kişi eğer Hakk’a giden yolda menzil alacaksa evvela nefsini kurban etmelidir.

Kurban, kurb kelimesinden türemiş bir kelimedir. Kurb, yakın olmak, yakınlaşmak anlamlarına gelmektedir. Kurban ise yaklaştıran gibi bir karşılık bulmaktadır. İnsanlar kurbanlarını her dönemde farklı anlamlar yükleyerek veya farklı beklentiler içinde yerine getirdiler. Oysa yakınlaşmak için tek faaliyet bir canlıya kıymak manasına gelmiyordu. Kurbanın asıl mahiyeti yardımlaşma ve yakınlık kurmaydı, insanlar bu ince çizgiyi maalesef yakalayamadı. Nefsini kurban edebilseydi insan yakınlaşmaya da ihtiyaç duymayacaktı, zira ondan gayrı olmayacaktı.

Kurban olalım. Hayırlı bayramlar.
(1) – Bir çok peygamberin mesleği olan çobanlığın Habil’in de mesleği olması ilgi çekici. Muhtemelen çobanlık daha saf bir yanı temsil ediyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

four + 3 =