Anadolu, medeniyetlerin beşiği olarak adlandırılan önemli bir coğrafyadır. Kültürel birikimi, zenginliği ve tarihten aldığı güç ile milenyum devrinde dahi zenginliklerini koynunda barındırmaktadır. Kazıldıkça daha eskiye giden tarihinde büyük kişilikleri ağırlamıştır. Özellikle 13. ve 14. yüzyıllar, tasavvuf ekolünün gürbüzleştiği, belki de en verimli dönemini yaşadığı asırlardır. Bu yazımızda da bu dönemde yaşamış önemli bir dini lider olan Kaygusuz Abdal’ı ve şathiyeleri üzerinden onun tasavvufî yönünü irdelemeye çalışacağız.

“Alaiye beyinin oğlu olan Gaybî, ava çıkmayı pek sever. Böyle avlardan birinde bir geyiğe denk gelir. Yayını gerer, okunu atar, geyiği de vurur ya geyik kaçmaya başlar. Geyik önde, Gaybî arkada bir kovalamaca başlar, ta ki geyik bir dergahtan içeri girene kadar. Geyiğin dergaha girdiğini gören Gaybî, içeri girmeye yeltenirse de dervişler onu durdurup, ne aradığını sorarlar. Gaybî durumu izah etse de dervişler, dergaha giren bir geyik görmediklerini ancak dilerse halini arz etmek için dergahın postnişini olan Abdal Musa Sultan ile görüşebileceğini söylerler. Gaybî görmek istediğini belirtince, huzur-u Pir’e alırlar. Gaybî, Abdal Musa Sultan’a da meramını anlatınca Abdal Musa Sultan, “Peki okunu görsen tanır mısın?” diye sorar. Gaybî okun ucunda mührünün olduğunu söyleyerek tanıyacağını belirtir. Bunun üzerine Abdal Musa Sultan kolunu kaldırarak, koltuğunun altına saplanmış olan oku göstererek, okun kendisine ait olup olmadığını sorar. Gaybî bu hali görünce kendinden geçer, Pir’in eteğine sarılıp dergaha derviş olmak istediğini söyler.”

Böylece Kaygusuz Abdal’ın dergahtaki hayatı başlamış olur. Uzun yıllar dergaha hizmet eder, vakti gelince de Abdal Musa Sultan’ın isteği üzerine Mısır’a gider. Mısır’da bir dergah kurar ve irşada başlar. Ömrünün son demlerinde nerede olduğu ve türbesine dair iki rivayet vardır. Bir rivayete göre Mısır’a bir rivayete göre de bugün Abdal Musa Sultan’ın türbesine defnedilmiştir.

Kaygusuz Abdal, Bektaşiliğin en önemli ikinci siması diyebileceğimiz bir şahsiyet olan Abdal Musa Sultan’ın yanında eğitim görmüş ve bu yönde gelişim göstermiştir. Mısır’da dergah kurmasının istenmesi ne kadar yetkin bir kişi olduğunu ortaya koymaktadır. Hakkında pek çok menkıbe bulunmaktadır. Mısır’da yaşadığı dönemle alakalı şu menkıbe, verdiği ders açısından değerlidir:

“Dönemin Mısır hükümdarı büyük bir ziyafet vermek ister, bu ziyafetin bir tek kuralı vardır. Kaşıklar iki metre olacak ve yemekler bu kaşıklarla yenecektir. Yemeğe ilk önce hükümdara bağlı yöneticiler oturur, lakin iki metrelik kaşıklarla bırak yemeyi, ağızlarına bile götüremezler kaşıkları ve sofradan aç kalkarlar. İkinci grubu alimler oluşturmaktadır fakat onlar da bu kaşıklarla yemek yenemeyeceğini anlayınca aç kalkarlar. Üçüncü grup ise Kaygusuz Abdal’ın dervişleridir. Hepsi sofraya karşılıklı oturur. Karşılıklı oturan dervişler yemekleri kendilerine doğru değil karşılarında oturan dervişlere uzatırlar, böylece hepsi karnını doyurarak kalkar sofradan.”

Bektaşi edebiyatına da büyük katkılar sunmuştur. Nefeslerinde ve kitaplarında tasavvuf yönünün ve batınî bakış açısının yoğunluğu belirgin bir şekilde fark edilmektedir. Dil-güşâ, Sarayname vb. eserleri olup ayrıca Divan’ı vardır. Nefeslerinde genellikle rumuzlu bir dil kullanmış ve ehlinin anlayabileceği mısralar örgülemiştir. Eserleri içerisinde örneklerine pek az rastlanan bir şiir tarzı olan şathiyeler de bulunmaktadır. Şathiye, alay eder gibi görünen fakat özünde övgü yer alan eserlerdir.

Kaygusuz Abdal’ın en tanınmış şathiyelerinden birini irdeleyerek bu konuyu daha anlaşılır hale getirmeye çalışacağız:

Yücelerden yüce gördüm,
Erbabsın sen koca Tanrı.
Alim okur kelam ile,
Sen okursun hece Tanrı.

Kıldan köprü yaratmışsın,
Gelsin kulum geçsin deyi.
Hele biz şöyle duralım,
Yiğit isen geç a Tanrı.

Kaygusuz Abdal: “Yaradan,
Gel içegör şu cüradan,
Kaldır perdeyi aradan
Gezelim bilece Tanrı.”

İlk okumada alay ve hakaret dolu sözler gibi algılansa da işin aslı pek de öyle değildir. Sırasıyla kıtaları ele almaya çalışırsak:

Yücelerden yüce gördüm,
Erbabsın sen koca Tanrı.

Yücelerin yücesi olan pek çok kul, dünyada bir zaman durup, göçerse de daima var olan Tanrı’dır, yücelerin de yücesi olan ve daim kalanların erbabı olan da yine Tanrı’dır.

Alim okur kelam ile,
Sen okursun hece Tanrı.

Hz. Ali’nin “İlim bir nokta idi, cahiller onu çoğalttı.” sözünü referans alırsak, Alim denilen kimseler allame-i cihan olsalar da Tanrı’nın ilmi yanında denizde bir damla dahi değillerdir. Bu sebeple Tanrı ilminin yanında alimler dahi cahildir. Tanrı’nın hece okumasından kasıt odur ki, Kur’an-ı Kerim’in kimi surelerinin başında yer alan huruf-u mukatta denilen bazı anlamlandırılamayan harfler yer almaktadır.(*) Tanrı kelamı olan bu harfler, bir çok alim tarafından anlam verilmeye çalışılmışsa da Tanrı katında asıl anlamını bilmek mümkün değildir. İşte bu sebepten o hece ile konuşurken, Alimler onun bir hecesine develer yükü kitaplar yazabilirler.

Kıldan köprü yaratmışsın,
Gelsin kulum geçsin deyi.
Hele biz şöyle duralım,
Yiğit isen geç a Tanrı.

Sırat” isimli yazımızda da açıklamaya çalıştığımız sırat köprüsü, Kur’an-ı Kerim’de net olarak belirtilmeyen, muhtemelen Zerdüştlük menşeli bir inançtır. Genel halk algısına yerleşmiş olması ve gayet nesnel bir varlığı olduğuna inanılması, Kaygusuz Abdal tarafından pek benimsenmemiş olmalı ki, kıldan bir köprü üzerinden geçilmesini insanüstü bir olay olarak yorumlamasına neden olmuştur. Bu kıtada alay edilen yine Tanrı değil, aksine din dışı bir inancı benimseyen halktır. Aklı kullanmayı emreden bir dinin mensuplarının, aklın almayacağı bir şeye inanmasını komik bulmaktadır.

Kaygusuz Abdal:

“Yaradan,
Gel içegör şu cüradan,
Kaldır perdeyi aradan
Gezelim bilece Tanrı.”

Son kıtada Kaygusuz Abdal tüm alay ve yergiyi bir yana bırakıp Tanrı’ya seslenir; ne yerde ne gökte yer alan, tüm kainata sığmayıp da mümin kullarının gönlüne sığan Tanrı’ya. Gözleri perdeli olan basit insan, hakikati görmekten acizdir. Denizin içinde denizi bilmeyen bir balık gibi, her zerrede Tanrı’nın nurunu göremeyen insana da kızarak, Tanrı’nın kör gözleri açmasını ve kulları ile bir arada olduğunu herkesin bilmesini dilemektedir, dolayısıyla Vahdet-i Vücut felsefesini dillendirmektedir. Onun ile bir bütün olduğundan mutmain olan kimsenin nefesi dahi Tanrı’yı anacaktır.

Kaygusuz Abdal’ın iğneleyici gibi görünen fakat altında yüceltici bir mana barındıran sözleri, şahsının yüceliğine ve gerek edebî gerekse ilmi yönünün kuvvetliliğine delalet eder.

(*)Bakara suresinin ilk ayeti olan ”Elif, Lam, Mim” gibi.

Ali PURTAŞ

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

three × 5 =