Hayatın Kaynağı, Işık: Çerağ-ı Ruşen

Hayatın kaynağı olan ışık, insan için tarih boyunca bir sır olarak kalmış ve her zaman merak konusu olmuştur. Işık kaynakları da bilahare merak konusudur. Güneş ve yıldızların en kadim ışık kaynağı olması insanoğlunun başını göklere çevirmesine neden olmuş ve yıldız haritaları ile yön bulmaya, geleceği tahmin etmeye kadar farklı alanlarda çalışmalar yapılmasına kapı açmıştır. Bilimsel açıdan ışık büyük önem teşkil ederken inançlarda da önemli bir yer edinmiş ve simgesel dilde kullanılagelmiştir.

Arapçadan alınan “nur” kelimesinin Türkçe karşılığı, ışık  veya aydınlık olarak çevrilirse de nur ve ışık tam olarak aynı öze sahip değillerdir. Nur, çok daha yoğun bir parlaklığı tarif etmede kullanılmaktadır. Hadis-i Şerif’lerden birinde şöyle denmektedir: “O’nun perdesi, nurudur.” Bu nur öyle yoğundur ki arkasındaki kaynak belli olamayacak kadar kör edicidir. Nur Suresi’nin 35. ve 36. ayetlerinde, dikkat çekici bir üslup söz konusudur.

Allah, göklerin ve yerin nurudur. O’nun nurunun örneği, içinde çerağ bulunan bir kandile benzer. Kandil, bir sırça içerisindedir. Sırça, inciden bir yıldız gibidir ki, doğuya da batıya da nispeti olmayan bereketli bir zeytin ağacından yakılır. Bu ağacın yağı, neredeyse ateş dokunmasa bile ışık saçar. Nur üzerine nurdur o. Allah, dilediğini kendi nuruna kılavuzlar. Allah, insanlara örnekler verir. Allah, her şeyi bilmektedir. Kandil, Allah’ın yükseltilmesine ve içinde adının anılmasına izin verdiği evlerdedir. Orada, sabah akşam O’nu tespih ederler. (1)

Alevi-Bektaşi süreğinde bu iki ayet önemli bir yer tutmaktadır. Ayn-i Cem’de çerağ hizmeti sırasında çerağlar uyandırılırken bu ayetler okunur. Ayn-i Cem’lerde yapılan on iki hizmetin simgesel anlamları çerağ hizmetinde de bulunmaktadır. Çerağ, ilim manasındadır. Talibin çerağ gibi aydınlatıcı olması manasında bu hizmet yapılmaktadır. Bu aydınlatıcılık ise ancak ilim sahibi olmak ile mümkündür.

Bir çok nefeste de kandil simgesi yer almaktadır:

“Bir kandilden bir kandile atıldım,
Turab olup yer yüzüne saçıldım.”
Şah Hatayî

“Kudret kandilinde balkıyıp duran,
Muhammed Ali’nin nurudur billah.”
Noksanî Baba

“Kudret kandîlinde bir ziyâ iken
Tâ ol zamân âşık oldum nûra ben”
Sıdkı Baba

Meditasyon ve yoganın hedefi, kişisel aydınlanmadır. Kişi, özüne dönüp iç savaşını tamamladıktan sonra aydınlanacaktır. İçsel huzur ve manevi rahatlamanın genel adı, bir noktada aydınlanma olarak ifade ediliyor.

İncil’e göre de ibadet esnasında mum yakılması öneriliyor. Bununla beraber ışık konusunda göndermeler mevcuttur:

“22-“Bedenin ışığı gözdür. Gözünüz sağlamsa, bütün bedeniniz aydınlık olur.
23-Gözünüz bozuksa, bütün bedeniniz karanlık olur. Buna göre, içinizdeki ‘ışık’ karanlıksa, ne korkunçtur o karanlık!” (2)

“12-İsa, yine halka seslenip şöyle dedi: “Ben dünyanın ışığıyım. Benim ardımdan gelen, asla karanlıkta yürümez, yaşam ışığına sahip olur.” (3)

“Ben dünyanın ışığıyım.” sözünden de anlaşılacağı üzere, peygamberler ve veliler insanlığın ışık kaynağı olarak da nitelendirilmişlerdir. Öğretici sıfatına sahip tüm insanlar için aynı benzetmenin yapılması kaçınılmazdır, kökeninde bilgi ile aydınlatma söz konusudur zira.

Özellikle doğu edebiyatında da ışık saçan mum önemli yer tutar. Şem ile pervane hikayesi aşık ile maşuk ilişkisi arasında benzetme olarak kullanılmaktadır. Bu hikayeye göre pervane, aşık; şem(mum) ise maşuktur. Pervane aşkın lezzetini ancak ateşe dalıp yanarak varır, maşuğunda kaybolmak için yanması gerekmektedir. Tasavvuf açısından ise aşık mum gibi olmalı ve bu ateş ile erimelidir. Aşık ancak yanarak çevresine ışık saçmalıdır.

Eski bir anlatıya göre aşkı öğrenmek isteyen üç pervane vardır. Birinci pervane ateşe yaklaşır, ısısını hissettiğinde “Ben aşkı öğrendim.” der; ikincisi de ateşe yönelir, ilkine göre daha çok yaklaşır ve kanatları yanar, o da “Ben aşkı öğrendim.” diye feryat eder. Üçüncüsü ise ikisinin sözlerine aldırış etmeden ateşin içerisine dalar ve tamamen yanar. Aşk ehlinin uluları der ki “Aşkı gerçekten anlayan sadece üçüncü pervanedir. Zira ateşin içinde yanarak kendisini kurban etmiştir, gerçek aşık ancak odur.”

Fuzulî’nin babası ise şem ile pervane ilişkisine bambaşka bir bakış ve lezzet katan şu dizeleri dillendirir:

“Aşk odu evvel düşer ma’şuka, ândan âşıka,
Şem’i gör kim, yanmadan yandırmadı pervâneyi”

Gerçekte yanmakta olan maşuk’tur ve ancak asıl lezzeti bilen odur. Onun aşk ateşi ile yanması olmasa idi, aşık bu ateşin tesirine girip nasıl o lezzete vakıf olabilirdi ki? Benzer nitelikte bir hoş hikaye de Leyla’ya sorulan bir soru  ile ilgilidir.

Leyla ile Mecnun’un dillere destan aşkından haberdar olan biri, Leyla’yı görünce lüzumsuz bir soru sorar “Ey Leyla! Senin aşkın mı daha büyük yoksa Mecnun’un aşkı mı?” Leyla “Âh!” diye bir iç geçirip cevap verir; “Tabii ki benim aşkım daha büyüktür.” Soruyu soran kişi “Nasıl olur? O Mecnun ki senin aşkın ile çöllere düştü, deli divane oldu” der.  Leyla, buruk bir tebessüm ile cevap verir “Elbet benim aşkım. O, cümle aleme bu sırrı ifşa eyledi de gönlü huzur buldu; ben ise bu sırrı içimde tutup yangınıyla kavruluyorum.”

Alim ne kadar bilgisi ile aydınlatıcı ise aşık da aşk ateşinin parıltısıyla inananların gönlünü bir o kadar coşturup imanlarını güçlendirmektedir. Işığınız sönmesin….

(1)– Nur Suresi, 35-36. Ayetler
(2)– İncil, Matta/6
(3)– İncil, Yuhanna/8