İlk Kavga

Tarihteki ilk kavga nasıl oldu? Dini kaynaklarda kıskançlık nedeniyle çıktığı anlatılıyor. Peki; gerçekte ilk kavga hangi sebeple çıkmıştı? Gelin bu ilk kavgaya, ilk cinayete hep birlikte sosyolojik bir pencereden bakalım.

İlk kavga; Habil ile Kabil’in kavgası. Bu kavga hakkında birçok hikaye anlatılmıştır ama biz öncelikle bu kavganın anlatıldığı ilk metinden bakalım. Yani Musa’nın kitabından…

Musa’nın birinci kitabının, dördüncü bölümünde  şöyle nakledilir Habil ile Kabil’in kavgası: “Ve Adem, karısı Havva’yı bildi. Havva gebe kalıp Habil ile Kabil’i doğurdu. Kabil çiftçi, Habil ise çoban oldu. Günler geçti, Kabil Tanrı’ya toprağın ilk ürünlerini sundu. Habil de sürünün ilk ürünlerini. Tanrı, Habil‘in armağanını aldı, Kabil’in armağanına bakmadı. Kabil çok öfkelendi ve kırda karşılaşınca kardeşi Habil’i öldürdü.’’

Tanrı’nın Kabil’in ürünlerini neden kabul etmediği veyahut neden bakmadığı bilinmiyor. Bununla ilgili çeşitli rivayetler olmasına karşın, elimizde buna dair yazılı bir belge yok.

Bilindiği üzere ilk insanlar avcılık ve toplayıcılık ile yaşamlarını sürdürüyorlardı. Tarımın bulunmasıyla bazı topluluklar yerleşik hayata geçip tarımla uğraşmaya başladılar. Tarım; rahatlığı refahı ve fazla ürün üretimini beraberinde getirdi. Bu rahatlık, refah ve fazla ürün avcı toplayıcı (barbar) toplulukların dikkatini çekti. Tarım toplulukları bazı barbar toplulukların saldırılarına maruz kaldılar. Bu saldırılarla birlikte, tarım topluluklarının emekleri sonucunda elde ettikleri ürünleri yağmalandı. Bunun devamında tarım toplumu, kendisini ve emeğini/ürünlerini koruması gerektiğini fark etti. Bu koruma işini kendisi yapamazdı çünkü güçlü değildi. Bunu ancak bazı avcı-göçebe (barbar) topluluklar yapabilirdi.

Askeri yapılar; bu korunma zorunluluğuyla para ve ürün karşılığında bazı barbar topluluklarla anlaşma sonucu ortaya çıktı. Bu ihtiyaç beraberinde hiyarerşik yapıları  doğurdu. Güçlü olan askeri yapılar ile din kurumları ortak hareket edip kurumsallaşarak devletleşme sürecini başlattı. Devletleşme süreci elbette ki mülkiyetleşmeyi de zorunlu hale getirdi. Bu süreçle birlikte devletin güçlü olması ve ihtiyaçlarını karşılayabilmesi için tarım toplumundan daha çok ürün (vergi) toplanması vurgulandı.

Bu ihtiyaç sonraki süreçte giderek arttığı için topluluk üzerinde bir baskı aracı haline geldi (Bu yüzden hikayede Kabil’in (çiftçi) Habil’i (çobanı) öldürmesi gerekiyordu). Özcesi; çalışan tarım toplumunun itiraz etmemesi gerekiyordu. Ayrıca yerleşik hayata geçilmesi sağlanıyor ve tarımda çalışma kutsal bir zemine oturtulmuş oluyordu. Ezen sınıf kavramı ve ezilen sınıf kavramı bu tarihsel olgularla birlikte somut bir şekilde şekillenmeye başlıyordu. Elbette tarım toplumu korumak ve topluluğu kontrol altında tutmak yeterli olmayacaktı. Bunun için bir de kutsallık gerekiyordu. Peki nasıl sağlanabilirdi bu kutsallık? İşte Habil ile Kabil’in hikayesi bu gereklilik sonucu ortaya çıkıyordu.

Tanrı’nın; çalışan insanı takdir ettiği, çalışmayan insanı dışladığı bir hikaye. Bu hikayeyle insanlar itiraz etmeden tarımda çalışabilecek ve iyi ürünler elde etmek için canlarını dişlerine takabilecekti. Devlete karşı gelmeleri ise Tanrı’ya karşı gelmeleri şeklinde yorumlanacak ve insan emeği fütursuzca sömürülebilecekti. Amaç; sözde Tanrı’nın  takdirini kazanmak; özde ise mülk sahibinin, yani iktidarın/devletin takdirini kazanmaktı. İşte Habil ile Kabil’in ilk kavgasının ana teması…

Ezen ve ezilenler diye insanlar zamanla iki farklı yerde birikmeye başladılar. Bu sınıfların birbirileriyle olan mücadelesi elbette Habil ile Kabil’in kavgalarıyla sınırlı kalmayacaktı. İnsan kendi eliyle inşa ettiği uygarlıkla kendini tutsak etti. Mülkiyetçiliğin ortaya çıkması devlet, iktidar ve askeri yapıları ortaya çıkardı. Devletler ve iktidarlar yani mal sahipleri kendi iktidarlarını korumak ve güçlendirmek için çoğu zaman dini kullanmaktan geri durmadı. Tarih artık her dönemde mal sahipleri ile köleler arasındaki çekişmeye sahne olacaktı. Ezilen ile ezen arasındaki o mücadele…

Ezenler ile ezilenler arasındaki en büyük kavga bu sınıfların keskin çizgilerle birbirinden ayrıldığı Roma’da meydana geldi. Bu ayrışma (sınıf farkının keskinleşmesi) tarihteki ilk ayaklanmanın gerçekleşmesine neden oldu.

Lucius Sergius Katilina (İ.Ö. 109–61) önderliğindeki, Katilina ayaklanması: Katilina;  “Bütün anlaşmazlıkların ve savaşların kaynağı olan zenginliği istemiyoruz. İstediğimiz sadece özgürlüktür.’’ diyen ve ezilenlerin ilk isyanını yöneten ezen sınıftan gelen isyan lideridir. İsyanı, kuvvet komutanlarıyla birlikte başlatmıştır. Katilina önceleri, Sosyal Adalet’i farklı bir yoldan gerçekleştirmeyi düşünmüş ve bunun için de iki kez Konsül seçilmeye çalışmıştı. Ama bu yol kapanınca silahlı yola baş vurmak zorunda kaldı. Büyük bir ayaklanma tertipledi. Floransa dolaylarında birçok katılımla büyük bir güç oluşturdu. Ne var ki bu ayaklanmanın sonunda, ”üstün güçler” karşısında dayanamayarak arkadaşı Manlius’la birlikte savaş alanında öldürüldü. Katilina ayaklanması, 1611’de B. Johnson’un ve 1748’de Crebillon’un yazdıkları iki ünlü trajediye konu olmuştur.

İkinci en büyük ayaklanma yine Roma’da Spartaküs adlı kölenin başlattığı ayaklanmadır (İ.Ö. 73-71). Spartaküs savaş kabiliyeti olan Trakyalı bir savaş esiridir. Kimi tarihçiler onu, Anibal değerinde bir komutan saymaktadırlar. Roma’da büyük çiftliklerin işletilmesi kölelerin gücüne dayanıyordu. Roma gittikçe artan zenginliğini kölelere borçluydu. Köleler, genellikle savaş tutsaklarıydı. Kölelerin sağladıkları zenginliğe erişen Roma, kölelere bu zenginliğin karşılığını vermek istemiyor ve köleleri ağır koşullarda çalıştırıp hayvanlarla eş değer tutuyordu. Hatta kölelerin kaçmaması için kalın zincirlerle birbirine bağlıyor ve tanınmaları için de kızgın demirlerle damgalıyordu. Zengin sınıf bu köleleri çalıştırmalarının yanı sıra onları dövüştürerek veya vahşi hayvanların önüne atarak eğlence kültürü de yaratmışlardı.

Spartaküs ve yetmiş kadar köle kaçmanın yolunu bulmuş, arkalarından gönderilen donanımlı Roma kuvvetlerini yenip silahlarına el koymuştur. Spartaküs’ün ve arkadaşlarının bu küçük zaferleri Roma’nın dört bir yanında duyulmuş ve bir çok kölenin onlara katılmasını sağlamıştı. Bu katılımlarla birlikte Spartaküs büyük bir ordu kurmuş ve Roma’yı korkutmaya başlamıştı. Roma kuvvetlerine karşı birçok önemli başarı elde eden bu köle ordusu sonunda yenilgiden kurtulamamıştı. Kölelerin bu yenilgisi Romalıların bile ummadıkları bir yenilgiydi. Ayaklanma çok kanlı bir şekilde bastırıldı. Spartaküs ve 70 kadar arkadaşı çarmıha gerilerek infaz edildi. Görüldüğü üzere Habil ile Kabil’in kavgasıyla birlikte, din kurumu her zaman Ezenler’in tarafında gösterilmiştir.

Din faktörü kullanılarak kölelik meşrulaştırılmış tarım toplumu kutsallaştırılmak istenmiştir. Yani kölelik kutsallaştırılmaya ve meşrulaştırılmaya çalışılmıştır. Bu dünyadan umudunu kesen ezilmişler (köleler) Din’in öbür dünya vaatlerine dört elle sarılmak zorunda kalmışlardır. Bu da iktidar sahipleri için itaat ve daha çok ürün anlamına geliyordu. Zamanla devletleşen iktidarlaşan ezen sınıf; insanlara kan ve göz  yaşından başka hiçbir şey getirmemiştir. Ezen sınıf zamanla doğa üzerinde hakimiyet kurmuş ve doğayı bir sömürü alanı haline getirmiştir.