Hızır ve Hızır Orucu

Esrarlı kimliği ile her zaman ilgi odağı bir kişilik olan Hızır (a.s.), genel İslam coğrafyası dışında özellikle Anadolu’da daha büyük itibar görmüş ve geleneksel halk inancında önemli bir konuma yerleşmiştir. Etimolojik olarak Arapça kökenli olup, yeşillik manasına gelmektedir. Tarihi kimliği ve hayatı hakkında net bilgilere ulaşılamamaktadır. Halk söylencelerine göre Büyük İskender döneminde yaşadığı ifade edilmektedir. Ölümsüzlük ve Ab-ı Hayat ile doğrudan ilişkili olan hikayesi, oldukça ilgi çekici ve fantastik bir kurguya sahiptir.

Firdevsi’nin İskendername’sinde, Büyük İskender’in maiyetindeki bir danışman olduğundan bahsedilmektedir. Büyük İskender’in seferlerine katılmış ve nihayetinde karanlıklar ülkesinde bulunan Ab-ı Hayat’ı bulmak için onunla beraber çabalamıştır. Bu serüvenlerinde Büyük İskender istediği başarıya ulaşamazken Hızır ve İlyas bu sudan içerek ölümsüzlük elde ederler.

Kur’an-ı Kerim’de Hızır(a.s.)’a dair bir bilgi bulunmamakla beraber, Kehf suresinde Hz. Musa ile yaptığı yolculuktan bahsedilmektedir. İki denizin birleştiği yer olarak ifade edilen Mecma’ul Bahreyn olarak adlandırılan yerde buluşan Hızır(a.s.) ve Hz. Musa, tasavvufta Mürşit ve Mürid’i temsil etmektedirler. Mürşit, Mürid’i batınî bilgi ile donatmak ve eğitmekle yükümlüdür. Hızır (a.s.) ve Hz. Musa arasında geçen mesele de bunu anlatmaktadır. Olayların perde arkasını bilen Hızır, Hz. Musa’nın kendisine eşlik etmesini başta kabul etse de bütün hadiselere zahiri gözle bakan Hz. Musa ile yolları çabuk ayrılır. Sadece Hz. Musa’nın değil yakın dönemde yaşamış Ladikli Ahmet Ağa’ya kadar bir çok ehl-i tasavvuf’un Hızır’dan bizzat eğitim aldığı iddia edilir.

Carl Gustav Jung, “Dört Arketip” isimli kitabında Kehf Suresi’nin bir bölümünü analiz etmiş ve ilginç tespitlerde bulunmuştur.

“Musa, kendilik ile ilgili sarsıcı bir deneyim yaşamış ve bilinçdışı süreçleri muazzam bir açıklıkla görmüştür. Daha sonra, imansızlardan sayılan kavminin, Yahudilerin yanına gidip yaşadığı deneyimi bir gizlem öyküsü biçiminde anlatırken, kendinden söz etmek yerine, ‘İki Boynuzlu’dan söz etmiş olabilir. Musa’nın kendisinin de “boynuzlu” olması(*), kendi yerine Zulkarneyn’i koymasını açıklıyor. Sonra bu dostluğun hikayesini, Hızır’ın arkadaşına nasıl yardım ettiğini de anlatmıştır. Zulkarneyn, önce güneşin battığı yere, sonra da güneşin doğduğu yere gider. Yani Musa, güneşin ölümden ve karanlıktan geçerek yeniden doğuşunu anlatır. Bununla, Hızır’ın insanın yalnızca bedensel sıkıntılarda yanında olmadığı ve yeniden doğuşuna da yardımcı olduğu ima edilmektedir. Fakat bu hikayede Kur’an, birinci çoğul şahıs kipiyle konuşan Allah ile Hızır arasında bir ayrım yapmaz. Ama daha önce anlatılan yardım faaliyetlerine bu kısımda da devam edildiği açıktır, buradan da Hızır’ın Allah’ın bir simgesi ya da ‘enkarnasyonu’ olduğu anlaşılmaktadır. Hızır’ın İskender’le dostluğu yorumlarda önemli bir rol oynar, keza İlyas Peygamber’le ilişkisi de öyle. Vollers, Gılgameş ve Enkidu ikilisiyle de paralellik kurmaktan çekinmez.”

Alevi-Bektaşi süreğinde Hızır, Hz. Ali’nin bir varyantı olarak algılanmaktadır.

“Merdi Meydan eylemektir iyi er,
Gafil olma kardeş ışığın söner,
Her gördüğün Hızır bilmektir hüner,
Hızır-İlyas, Şah-ı Merdan Ali’dir”
Şükrü Metin Baba

Şubat ayı, Hızır ayı olarak adlandırılıp bu ayda üç günlük Hızır Orucu tutulur. Bu orucun kaynağı olarak İnsan (Dehr) Suresi’nin 7-8-9. Ayetleri gösterilmektedir.

“7- O kullar adaklarını yerine getirirler. Kötülüğü her yanı kuşatmış bir günden korkarlar.
8- Onlar, seve seve yiyeceğini yoksula, yetime ve esire yedirirler.
9- (Yedirdikleri kimselere şöyle derler:) ‘Biz size sırf Allah rızası için yediriyoruz. Sizden bir karşılık ve bir teşekkür beklemiyoruz.’”

Bu ayetlerin nazil olmasına sebep olarak şu olayın gerçekleştiği anlatılmaktadır:

“İmam Hasan ve İmam Hüseyin çocuk iken hasta olurlar. Çocukların iyileşmesi için Hz. Ali ve Hz. Fatıma üç gün oruç tutmayı dilerler. Çocuklar iyileştikten sonra oruç tutmaya başlarlar. Oruçlarının ilk günü, oruç açacakları vakit kapıya bir yoksul gelir. Aç olduğunu, Ehl-i Beyt’in kendisini doyuracağını bilerek bu kapıya geldiğini söyleyince, sofralarında ne varsa bu yoksul kimseye verirler. İkinci gün yine oruç açma vakti kapıya bir yetim gelir. Yetim de açlığını ancak Ehl-i Beyt’in gidereceğini bilerek gelmiştir. Yine sofralarında ne varsa yetime verirler. Üçüncü gün yine oruç açma vakti kapıya bir esir gelir. Esir de bilir ki karnını doyuracak olan Ehl-i Beyt’tir. Yine sofralarında ne varsa bu esire verirler.”

Menkıbeye göre kapıya gelen yoksul, yetim ve esir aynı kişi olup aslında bir çok surette görünebilen Hızır’dır. Hz. Ali ve Hz. Fatıma’nın sabrını ölçmek ve örnek kişilikler olduklarını ispat etmek niyetiyle böyle bir davranışta bulunmuştur. Halk inancına göre, bu orucu tutan bekarlar oruç sürecinde su içmezler. Su içmeme sebepleri, orucun bittiği gece rüyalarında evlenecekleri kişiyi göreceklerine inanmalarındandır. Birçok kişi, gerçekten evlendiği kişiyi rüyasında gördüğünü ifade etmektedir.

Şubat ayı içerisinde orucun yanı sıra, yine Hızır aşkına cemler yapılmaktadır. Bu cemlerde Hızır için dualar edilmekte, dara düşenlerin carına yetişmesi için yalvarılmaktadır. Diğer cem ayinlerine göre daha yüksek katılım sağlanan cemlerdir.

Alevi-Bektaşi edebiyatında Hızır, yoğun kullanılan figürler arasındadır. Hızırname adıyla eserler yazılmış ayrıca nefeslerde çokça ismi anılmıştır. Özellikle ozanların sıkıntılı dönemlerde yardıma çağırmak için yazdığı nefesler önemli miktardadır.

“Fakir Edna’m der ki bu sırra eren
Üstadım Hatayi dârına duran
Tamuda yanar mı nurunu gören
Yetiş Hızır Nebi sen imdad eyle”
Fakir Edna

“Tipi duman sardı ovayı dağı
Afetlerden kurtar oğul uşağı
Bugün çok dar gündür yalvarmak çağı
Yetiş carımıza Hızır ya Hızır”
Cafer Tan

“Seni seven canlar elini açmış
Hızır günü diye duaya durmuş
Nebilik velilik tek sana gelmiş
Yetiş yardım eyle bozatlı Hızır”

Kemter Derviş

Allah’ın yeryüzündeki gölgesi olmak gibi bir noktada inananların gönüllerinde yer edinmiş, çağrıldığı demde yardıma yetişen o ulu sultan; gönüllerde aşkı filizler, gönülleri yetişmesi ile yeşillendirip, umudu tükenmiş gönüllere baharı getirir. İlm-i Ledün sahibi oluşu ile her şeyden haberdar ve zaman kavramının ötesinde, hem lamekân hem lazaman boyutundadır. Zaman ve mekan ile işi olmadığından, ne zaman doğduğu bilinmeyen ve kıyamet gününe kadar yaşayacak olan bu kimse, her ne olursa olsun, en zor anlarda bir umudun adıdır.

Hızır, cümlemizin yardımcısı olsun…

(*) Musa, genellikle alnında Sina ülkesinin ışıklarını işaret eden iki boynuzla resmedilir.