Denizaşırı ticaret, geç tunç çağında ortaya çıkan bir yenilik değildir. Ege üzerinden baktığımızda Paleolitik Dönem’den beri bir denizaşırı ticaret kullanıldığını biliyoruz. Melos adasındaki obsidyeni Batı Anadolu’da görüyor olmamız bu durumu kanıtlar niteliktedir…

Farklı kökenli ürünleri başka diyarlarda görmek şüphesiz bize öncelikli olarak ticaretin varlığını düşündürür. Ticaretin varlığının kanıtı ise gemiler ve o gemilerin günümüze kadar gizemli varlığını sürdürüşünün göstergesi olan gemi batıklarıdır. “Titanic de neymiş canım, bizim Uluburun batığımızdan haberiniz var mı?” dedirtircesine harika buluntular barındıran bu batığın gizemli buluntularını inceleyelim…

Kos Adası

Bu batık, önemli bir arkeolog olan George Wass’ın çabalarıyla açığa çıkmıştır. Süngercilerden aldığı bilgilerle Gelidonya batığı çalışmasını yapıyor, 1960’lı yıllarda. Kendi üniversitesinde su altı arkeolojisi enstitüsünü açıyor George Wass. Tunç Çağı’na ait bu batıkları Ege Üniversitesi’nden bir araştırmacı, Marmaris yakınlarındaki Orta Tunç Çağı’na ait bir batık olduğunu ve araştırılmayı beklediğini söylüyor.

Kıyıya yakın değil, 50 metre derinde yer alır. 1990’lı yıllarda kazı çalışmaları başlıyor. 15 yıl sonra Ünsal Yalçın’ın düzenlediği ulusal bir sergide Uluburun batığının önemi vurgulanmıştır.

Uluburun batığının ahşabı çok fazla korunmamış fakat diğer malzemelerle çok iyi bildiğimiz bir örnek olarak karşımıza çıkıyor. Yaklaşık tarihi: MÖ 14. yüzyılın 2. çeyreği (1350-60-70).

“Uluburun batığının menşei nedir, kimin gemisidir, nasıl bir rota izler?…” gibi soruların cevabını açıklıkla söyleyemiyoruz çünkü buluntulara baktığımızda Balkan, Miken, Girit, Kıbrıs, Suriye ve Ege gibi bölgelere ait olan ve birarada bulunan veriler ele geçmiş durumdadır.


Kıbrıs seramiği özellikle Doğu Akdeniz, Suriye ve Kilikya’da çok, Batı Anadolu’da ise nadir bulunuyor. Bu seramik boyalı ve bezemeli kapların günlük olarak kullanılmayıp ticari değer ve anlam taşıdığı bilinmektedir. Miken seramiği ise çok daha geniş alana yayılmışken, Orta Anadolu’da pek görülmemesi ilginçtir.

Uluburun ve Gelidonya batığındaki en önemli verilerden biri de bakır külçelerdir.

Gelidonya batığındaki kobalt mavisi cam külçeler.

Başka bir maden olan kalayın varlığı da bilinmektedir. Bronz endüstrisinin olmazsa olmazı kalay, her bölgede karşımıza çıkmaz. Kalay, bronz endüstrisi için buralara Avrupa ya da Doğu’dan geliyordu. Torosların arka yüzünde Kestel yataklarından da ele geçmiş olabileceği düşünülür. Osmanlı Dönemi’nde de kalayın dışarıdan ithal edildiği biliniyor. Anadolu’da Orta Tunç Çağı’nda, Asurlu ticaret kolonilerinin Anadolu’ya gelişinin, Kayseri’deki maden yataklarından kaynaklandığı ihtimali de mümkündür.

Uluburun’daki bakır külçelerin menşeinin ise Kıbrıs olduğu düşünülüyor:



Suriye işi, koç başı şeklinde riton fayanstan yapılmış.

Suriye içlerinden gelen su aygırı dişi, kozmetik ve süs eşyaları için üretilmiş.

Kraliçe Nefertiti’nin kişisel mührü, tarihleme açısından bize ipucu vermektedir.

Bu resimde fayans, taş ve kehribar boncuklar görmekteyiz. Kehribarın ham maddesi taşlaşmış ağaç reçineleridir. Bir teori, bize bunların kökeninin Kuzey Avrupa olduğunu söylemektedir. Bu varsayımı ise oradaki büyük bir ormanın yok olmasıyla oluşan ağaç reçinelerinin varlığına dayandırmaktadır.

Taştan yapılmış bu tören baltasının ise malzemesi Balkan kökenlidir.

Buluntulara baktığımızda çok farklı yerlerden gelen eserler olması bizleri heyecanlandıran bir durumdur. Fakat bence şüphesiz en dikkat çekici buluntu, Kraliçe Nefertiti’nin mührüdür. (Kraliçe Nefertiti MÖ 1370-1330, Mısır’da 18. Sülaleden Kral Akhaneten’in başta olduğu dönem.)


Bir başka ilgi çeken buluntu ise şimşir ağacından yapılan ahşap kitap kabı.

Bu ördek biçimli fildişi kozmetik kutusu da Suriye kökenli bir eser. Kolay bulunamayan, egzotik bir kap olarak değerlendirilir.

Altın’ın üstüne Kraliçe Nefertiti sembolü olan yıldız işlenmiş.

Ele geçen birçok farklı kökenli malzemenin yanında incir çekirdeği, badem kabukları gibi bazı kalıntılara bakılarak yapılan analizlerde bu gemide yiyecekler, kıyafetler ve baharatların da olduğu görülmüştür…

Uluburun batığında her coğrafyadan malzeme elimize geçiyor. Bu verilerden yola çıkılarak bu devletlerin birbirleri ile anlaşma içinde olduklarını söylemek yanlış olmaz diye düşünüyorum…

Büyük bir ticaret ağını ortaya koyan bu batıkta, ele geçen fresk parçaları da bize farklı tekniklerin ve üslupların bambaşka coğrafyalarda bilinip kullanıldığını göstermektedir.


Uluburun batığı ile bu dönemde farklı devletlerin birbirleriyle etkileşimde bulunduklarını gösterecek başka bir veri ise Mısır’daki Rekhmire Mezarı (MÖ.1427-1401) duvar resimleridir:

Fizyonomileri ve giysileri ile Mısırlı olmayan erkek figürler var, bunların Giritli olduğunu söylemek mümkündür. Bu da bize Mısır’ın Girit’le ilişkilerini gösteren güzel bir örnektir.


Suriyeli tasvirler var, Sudanlıların tasvirleri ise bize gerçeği ne kadar iyi yansıttıklarının bir örneğidir. Erkekleri siyah tenli, iri dudaklı. Ellerinde çeşitli coğrafyalardan getirdikleri sunuları taşıyorlar.

Tunç Çağı’nın son dönemlerinde ticaretin doruk noktasına ulaştığını bu batıklar göz önüne sermektedir. Uluburun batığında son olarak vurgulamak istediğim şey ise Hititlere ait bir eserin ticari eşyalar içerisinde yer almadığı. Kim bilir belki dış dünya ile iletişime kapalı olmasının geçerli nedenleri vardır. Unutmayalım, insan her çağda insan, değişen tek şey dönemin şartlarıdır.

Saygı ve hürmetle…


Arkeolog Şeyda ÖZKAN’ın yazıları için tıklayınız…


Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

3 × 5 =