Erich Fromm’un Gözüyle Sevgi

Sevme eyleminin tam anlamıyla gerçekleşmesi için bireyde belli başlı olgunluklar, özellikler olması gerekmektedir. Bu özelliklerin temelinde bireyin ahlaki olgunluğu vardır. Sevme Sanatı eseri, sevginin bir sanat olduğu fikri üzerine inşa edilmiştir. Sevgi için gerekli koşullardan bir diğeri de bilgidir, tezi savunulmaktadır. Burada anlatılan sevgi toplumda sık sık karşılaştığımız sıradan “seviyormuş” gibi görünmek değil, tam anlamıyla sevgiyle donatılmaktır.

Birey daha çok toplumun öğrettiği şekliyle sevgiyi anlar, oysa sevgi için bilgi gerekliliktir. Toplumun etkisiyle oluşmuş sevgi anlayışı sevginin, sevilme olarak algılanmasına sebebiyet vermektedir. İnsanoğlunun sevilmek için çeşitli hallere girmesi ve bir durumdan diğerine çelişki doğurması yanlış bir davranıştır. Örneğin; dost kazanmak için kişinin büründüğü rol, sevimli olmak için girdiği rolle çelişir. İnsanların sevgi ile ilgili bilgi edinmelerinin önüne geçen noktalara değinen yazar, bu konuyla ilgili olarak sevginin yöneltilecek nesneyle ilgili bir problem olarak düşünülmesini eleştirir. Sevgiyi temin noktasında etkili olan kavramların modaya, topluma ve çağa göre değiştiğini belirten yazar, burada sevme yeteneğinin değer kaybetmesini eleştirir. Temelde insani değerlerden uzaklaşıp meta ve emek pazarına yönelişi eleştirir.  Eleştirilen bir başka nokta da bireylerin anlık cinsel çekimleri aşk olarak yorumlamaları ve sevgi hakkında bilgiye ihtiyaç olmadığını düşünmeleridir. Oysa anlık çekimler bir önceki yalnızların uzantısı olduğundan doyumla beraber hayal kırıklığı ve yıkımı da getirdiğini ifade etmektedir Erich Fromm.

Çözüm için atılacak ilk adımı sevginin bir sanat olduğunu kabul etmek ve bu sanatı öğrenmek için izlenecek yolları takip etmek olduğunu savunur. Bu yollarında ilki olarak kuramın tanımı ve uygulaması olarak iki aşamaya ayırır. Sevmeye yönelik bilgi arayışının olmayışını sevginin somut bir çıkar sağlamamasıyla ilgili olduğunu savunarak kapitalist toplum düzenini eleştirir.

Sevgiyle ilgili kuramların insanın varoluş sorunsalıyla ilgili olduğunu savunan yazar temelde insanın modernleştikçe sevme içgüdüsünü kaybettiğini ve bunun geri alınamaz bir işlem olduğunu savunur. İnsanın huzursuzluğuna değinen yazar burada zekânın olumsuz etkilerinden olan bireyin kendini yalnızlaştırıp yıkıma gidişine değinir. Oysaki bu davranış bireyi sevgiden uzaklaştırır, sevgiyle bütünleştikten sonra farklılıklar bilinip kucaklanabilir fikrini savunmaktadır. Ayrılıklar sorunu üzerine fikir yürüttür ve sevginin bütünleştiriciliğini yakalamadan bireyin kendi farklılıklarına gömülmesi, belki kibir olarak tanımlayabiliriz, bireyi huzursuzluğa götürecektir, modern zamanların laneti böyle başlamaktadır. Aslında toplum bireyi kendi içine alır fakat bunu bireye fark ettirmeden yapar. Birey toplumun dayattığı güzellik anlayışıyla, moda anlayışıyla ve benzeri olaylarla toplumla bir olma çabası içindedir. Yazar toplumun çeşitli alanlarında, çeşitli kurumlarında birlik çabasına değinirken bu birliğin birden bire değil yavaş ve belli bir rutin ile gerçekleşeceğini savunur. Cinsiyete bağlı farklılıkları ve bunların sonucunda gelişen cinsellik ihtiyacı, cinselliğin yansıması olarak sevgi noktasında Freud ile ortak görüşleri paylaşmamaktadır. Bu noktada toplumların tutucu, muhafazakâr yaklaşımlarının gerçeğin önünü tıkadığını savunur. Cinsiyet farklılıklarının sevgi ihtiyacı, almak ve vermek arasındaki ilişki, bu ilişkinin güç ile olan ilişkisi ve güçlü olanı tanımladığını belirtir. Kadın hem alıcı hem vericidir. Bu edinimi gerçekleştirebildiği oranda güçlüdür. Erkek vericidir ve bunu gerçekleştirebildiği oranda güçlüdür. Ama yazar burada esas zenginliğin bireyin kendine özgü bir şeyler vermesiyle gerçekleştiğini savunur. Son olarak toplumsal bütünlüğün mazoşist yollarla değil, bireyin kendi sevgi bütünlüğünü koruyarak yapabilmesi gerektiğini öğütler. Sevginin bir eylem olduğunu edilgen olmadığını belirtir.

Yazara göre sevginin yöneltildiği nesne noktasında anne-çocuk arasındaki sevgi için annenin çocuğa yönelttiği sevginin edilgen olduğunu ve yerinin hiçbir şeyle doldurulamayacağını savunur. Anne çocuğu karşılıksız sever. Bu sevgi çocukta ben olduğum için sevilmeliyim şekliyle vardır daha sonra yaptığı işlerle sevilme isteği başlar. Anne ve baba sevgisi arasındaki farklara değinen yazar anne sevgisinin koşulsuz baba sevgisinin ise ideal sevgi olmayabileceğine değinir. Baba oğul arasındaki ilişkinin özel mülkiyetle ilişkili bir hal almasına değinir ve bunun sevgiyi koşula bağladığı noktasına dikkat çeker. Kardeşlik sevgisini İncil’deki kıssa ile örnekleyen yazar en eski sevgi olarak kardeşlik sevgisini gösterir. Kardeşlik sevgisinin tüm insanlığı sevmekle ilgili olduğuna değinir. Kardeşlik sevgisinin eşitlikle ilgili olduğunun düşüncesinin hatalı olduğunu çünkü temelde eşit olmadığımızı ifade eder. Çaresiz kimseyi sevmek, yoksul birini sevmek kardeşlik sevgisinin ilk adımı olarak gösterilir. Fakat bu çaresizlik durumu ortadan kalkınca sevgi hali de kalkabilir. Gerçek sevgi bir amaca yönelik olmamalıdır.

Sevginin yöneltildiği nesneye göre sevgi değişiklik gösterir ve sevginin şekli ile uygulanma alanı ortaya çıkar. Yazar iki yabancı arasındaki ani yakınlaşma ile sevgi arasındaki temel farka dikkat çeker. Bunu anlamak için gerekli olan unsurun zaman, zamana bağlı olarak birbirini tanımak olduğunu belirtir. İlk çekimde bireyler duyduğu tutku neticesinde kendilerini olaya kaptırır. Zamanla hayal kırıklıkları ortaya çıkabilir. Tabii bunun aksini gösteren örneklerin olduğunu da kabul eder. Cinsel arzuyu oluşturan temel noktalardan biri de yalnızlık duygusudur. Bu duygu ilişki öncesi ne kadar kuvvetli ise birleşme de o derece tutkulu olur.  Sonuç olarak tek eşlilik olarak adlandırılan iki kişilik aşk, aslında iki kişilik bir bencilliktir. Cinsel sevgiyi bencillikten kurtarmanın temel yolu, bireylerin birbirinin varlığını derinlemesine sevmesidir.

Bireyin kendini sevmesi erdem olarak tanımlanır ve sevginin temelidir. Bencillik ve kendini sevme noktalarının birbirinden ayrı olmasına dikkat çeker.

Tanrıyı sevme eyleminin de iyilikle ilişkili olduğunu ve bunun bir gereksinim olduğunu belirten yazara göre, tanrıyı seven insanların karakterleri benzerlik gösterir. Tanrı sevgisinin toplumların anaerkil yahut ataerkil yapısıyla ilişkili olduğunu savunur.

Toplumların modernleştikçe sevgi kavramını yozlaştırdığı, kapitalist düzenin sevgiyi bir pazar/pazarlama aracı olarak sunduğunu ifade eder. Batı toplumlarındaki sevgi anlayışını eleştirir. Bu sevgiyi “yozlaşmış” olarak niteler.

Sevgiyi bir sanat olarak kabul ettiğimizde bu sanatın uygulanması noktasına ulaşırız. Bir sanatın uygulanması için de belli başlı disiplinler vardır ve bu disiplinler uğraşı, emek ister. Yazar bu noktada sevginin uygulanması hususunda, sabır, emek, istek ve disiplin olması gerektiğini savunur.

Sonuç olarak sevmek bir sanattır ve bu sanatın yöneltildiği nesneye göre şekilleri vardır. Bir sanata hâkim olabilmek için bilgi temel koşuldur. Bilginin yanında istek, sabır, emek, dürüstlük ve anlamak gerekli diğer koşullardır.

Kaynakça

FROMM, Erich, Sevme Sanatı, Say Yayınları, 11. Basım, Eylül 1985