Edessa (Şanlıurfa), Prehistorik Çağlardan beri süregelen tarihi geçmişiyle geniş bir kültürel birikim sunmaktadır. Neolitik öncesi döneme dayanan Göbeklitepe ve sonrasında devam eden Neolitik Çağ yerleşimleriyle Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nin tarih boyunca stratejik bir noktada yer aldığı, korunaklı, verimli ve yerleşmeye müsait bir bölge olduğu anlaşılır. Şanlıurfa şehrinin hemen yanında yer alan Harran Ovasının verimli alüvyal bir ova olması bu bölgeye yerleşilmesinin önemli sebeplerindendir.

Edessa (Şanlıurfa) şehrinin tarihi geçmişi MÖ 2500 yıllarında kurulan Ebla Krallığına kadar uzanır. Daha sonra Hitit ve Asur yönetimleri altına giren bölge Büyük İskender’in doğu seferi sırasında İskender’in yönetimi altına girmiştir. Bölgeye Büyük İskender’in Antiokhos Callirhoe adını verdiği Edessa, Grek dilinde ‘’suya yakın şehir’’ anlamını taşır. Suları bol bir şehir olmasının Makedonya ile benzerliğinden dolayı ona bu adı vermiştir. İskender’in ölümüyle bölge Seleukoslar’ın yönetimi altına girer. MÖ 163’te bölgeyi Partlar ele geçirir. MÖ 132’den MS 242’ye kadar Arami-Süryani kökenli, başkenti Edessa olan Osroene Krallığı bölgeyi yönetir. Bu krallığın 8 kralının ismi Abgar olduğu için bu dönem, Abgarlar Dönemi olarak da bilinir. Bu süre boyunca Roma ve Partlar arasında sürekli el değiştiren kent, en çok Romalıların elinde kalmıştır. Şehir, MS 13-50 yıllarında V. Abgar döneminde Hristiyanlığı kabul eder. İncil, Yunancadan ilk kez farklı bir dile, Süryaniceye çevrilmiştir. MS 4. yy’dan itibaren Roma’nın da Hristiyanlığı kabul etmesiyle Hristiyanlık Edessa’da üstün bir din haline gelir. Uzun yıllar Hristiyanlık ile birlikte pagan dinler de varlığını sürdürür. MS 610’da bölge Sasanilerin eline geçer, MS 628’den sonra İslamiyet’in yayılışıyla birlikte bölge Bizans ve İslam Devletleri arasında sürekli el değiştirir.

Şehir; çivi yazılı belgelerde Admi, Süryani kaynaklarında Urhay, Arap kaynaklarında Al-Rahha olarak tanınır. Şehrin bilinen tarihi boyunca sürekli su taşkınlarıyla uğraşmasından, sulak bir alan olduğu anlaşılır. Zaten tarihte kullanılan adlarının anlamı da “suya yakın olan şehir’’ dir. Karakoyun deresinin taşkınları nedeniyle İmparator Justinian Dönemi’nde su baskınlarıyla yıkılan yapılar onarılmış ve şehrin bu bölgelerine setler yapılmıştır.

Eğitim Alanında İleri Bir Kent

MÖ 4. yy’dan sonra Helen kültürü etkisini artırmıştır. Yerel kültür ile Yunan kültürünün sentezlendiği bir kültür alanı oluşturulmuştur. Bu sayede Yunan felsefi düşünürlerinin fikirleri de öğrenilmeye başlanmıştır. Hatta Edessa’da Eflatuncu eğitim merkezi kurulmuştur. MÖ 1. yy’da Romalıların bölgeye egemen olmasıyla bu durum süreklilik arz etmiştir.

MS 1. yy’ın ortalarında Edessa’ya gönderilen Hristiyan Piskopos Addai, Edessa’da ilk kiliseyi kurar ve burada bir okul açar. Bu okul, zamanla bir üniversite halini alır. Nusaybin’de Yahudi Piskopos Yakub tarafından kurulan, Hristiyan dini eğitimi veren okulun başına Süryani edebiyatçısı Efraim (MS 306-373) getirilir. Ancak Nusaybin’in MS 363’te İranlıların eline geçmesiyle birlikte Efraim ve beraberindekiler Urfa’ya gelip burada eğitim faaliyetine devam ettiler. Efraim, döneminden daha ilerici olan düşüncesiyle kadınların da okumasını desteklemiş ve hatta eğitim alanındaki yarışmalara kadınları da dâhil etmiştir.

Paganist Dinlerden Tek Tanrılı Dinlere

Edessa ve çevresinde Hristiyanlık dini kabul edilene kadar paganist bir düşünce yapısıyla yıldız ve gezegen kültü hâkimdi. Bölgede Sumatar ya da Sogmatar olarak bilinen dinin merkezinde Sin (ay) kültü varlığını sürdürmekteydi. Harran Ay kültünün kuzey merkezi iken, Ur kenti güney merkezi idi. Asur ve Babil kaynaklarında Harran’da bulunan Sin tapınağından bahsedilir. Paganist inancın yaygın olduğu bölgede çok farklı kült ve ritüel uygulamalarının olduğu bilinir. Urfa’da ele geçen paralarda hilal sembolüne rastlanması ay kültü geleneğinin bir göstergesidir.

Bir diğer inanış, su kültü ile ilişkilendirilen Atargatis dinidir. Hierapolis’in bereket tanrıçası Atargatis’in kült merkezleri olarak, su kanalları ve içerisinde kutsal sayılan balıkların bulunduğu havuzlar yer alır. Efsaneye göre Atargatis ve oğlu bu sulara dalmış ve balık olmuşlardır. Kutsal sayılan bu havuzdaki balıkları yakalamak ve öldürmek yasaktır. Tapınım ritüelleri arasında Atargatis’e kurbanlar sunmak ve erkeklerin kendilerini hadım ettiği bilinir.

Urfa Balıklı Göl’de yer alan kutsal balıkları da avlamak ve yemek yasaktır. Buradaki hikâyeye göre; o dönem etkili olan putperestliğe karşı çıkan Hz. İbrahim, mabetteki putları parçalar. Buna çok kızan dönemin kralı, Hz, İbrahim’i ateşe atarak cezalandırmak ister. Ateş dolu kuyuya atılan Hz. İbrahim, adeta bir serinliğin içine dalar. Atıldığı çukur bir havuz olur, içinde yanan odunlar ise birer balık halini alır. Hz. İbrahim’e inanan Züleyha (Nemrut’un kızı) O’nun arkasından ateşe atlar ve düştüğü yerde Ayn-ı Zılha adı verilen kutsal havuz oluşur.

Edessa’da ele geçen Orpheus mozaikleri, bölgedeki Orpheus kültü anlayışını da ortaya çıkarmıştır. Öte dünya anlayışının olduğu bu inanışta dürüstlük ve iyilik ön plandaydı. Bu dinin inancını yerine getiren kişi diğer dünyada mutlu bir yaşamın kapılarını aralar. Tek tanrılı dinlere geçişte yaşanan bir inanış olduğu anlaşılan bu kült, tapınımı yasaklı olduğu için gizliden yapılıyordu. Fakat Roma Dönemi’nde daha rahat bir tapınım alanı bulmuştur.

Edessa Mozaikleri

Edessa’da ele geçen mozaiklerin çoğunluğu, şehrin batı ve güneyinde yer alan nekropol (ölüler şehri) alanındaki mezarlardan ele geçmiştir. Bu mezarlar Süryaniler tarafından ‘’sonsuzluk evleri’’ olarak adlandırılır. Birçoğu Arami-Süryani Krallık Dönemi’ne tarihlenen mozaiklerin üzerinde Edessa şehrine özgü, Süryani diliyle yazılmış yazılar yer alır. Mozaiklerde yer alan figürlerin adı, tasvir edilenin başının hemen yanında Süryanice olarak belirtilir. Bu dönemde çok sayıda mozaik döşeme yapılmıştır. Edessa’dan çıktığı kesin olmasa da yurt dışı müzeleri ve koleksiyonerlerin elinde çok sayıda Edessa mozaik parçaları olduğu düşünülmektedir.

Mozaikler genel olarak renkli ve gerçekçi bir üslupla yapılmıştır. Tasvirlerdeki figürler, Doğu tarzı görünümündeki giysileri ile birlikte ve gösterişli bir biçimde belirtilmiştir. Bölgenin yaşayış tarzı ve yöreselliğinin yansıtıldığı bu sanat eserleri, dönemin temel özelliklerini barındırır. Dönem içinde önemli sayılabilecek mozaikler; aile portresi, cenaze şöleni ve dinsel mozaikler adını verdiğimiz Orpheus ve Phoniks mozaikleridir. Aile mozaikleri, Edessalıların yaşamda birbirlerine olan bağının ölümde de sürdüğünü gösterir.

Orpheus mozaiği, kendi kültüyle de ilişkili olan dini bir mozaiktir.

Urfa’da yer alan bu mozaiklerin birçoğu günümüz yerleşimlerinin altında kaldığı için gün yüzüne çıkarılamamıştır. Buralarda ele geçen ve kaçak kazılarla bulunan mozaikler parçalanmış ve birçok bölgeye dağılmıştır. İstanbul Arkeoloji Müzesi ve Aya İrini Kilisesinde tek bir döşemeye ait olduğu anlaşılan iki ayrı mozaik parça sergilenmektedir.

ABD müzesinde sergilenen ve Şanlıurfa’dan çıktığı bilinen, MS 194 yılına tarihlenen bir Orpheus mozaiği, 2012 yılında tekrar oluşturulduğu topraklara geri getirilmiştir. Daha birçok mozaik parçanın da yurt dışında dağınık ya da toplu halde bulunduğu bilinmektedir.


Arkeolog Ceren OSANMAZ’ın yazıları için tıklayınız…