No menu items!

Coğrafi Keşifler

Tavsiye Yazılar

Giriş

Coğrafi keşiflerin tarihi, bilinmeyen yörelerin ya da uygarlıkların ortaya çıkarılmasına dayanır. İlk zamanlar insanları bilinmeyene iten şey gereklilik ve rastlantı olmuştur. Göçebelik, coğrafi keşiflerin ilk ve bilinçsiz biçimi sayılabilir. Bunu daha sonra zengin olma hırsı, serüven tutkusu, dinsel gerekçeler, askeri seferler gibi etkenler izlemiştir.

İlk denizciler aynı zamanda ilk coğrafi keşifleri yapmışlardır. Giritliler, Fenikeliler, Yunanlılar ve Akdeniz yöresinin tüm antik çağ toplumları, kendi topraklarının dışına çıkıp yeni yerler tanımak amacıyla ve başka yerlerde daha yeşil otlaklar, av hayvanı, bol ormanlar, daha verimli tarlalar bulmak ümidiyle yolculuklara kalkışmışlardır. Örneğin M.Ö. 600 yıllarında bir firavunun gemilerine Afrika kıtasının çevresini denizden dolaşma emrini verdiğini ve benzeri bir girişim için M.Ö. 470 yılında Kartaca’da bir generalin görevlendirildiğini biliyoruz.

En Eski Keşif Örnekleri

İbni Batuta M.S. 1325’te Hindistan’a ve Çin’e kadar gitti. Büyük Osmanlı denizcisi Piri Reis’ten günümüze ulaşan harita parçaları ve coğrafi bilgiler ise günümüzde hala gizemini korumaktadır. Kıtaların biçimlerini, özellikle de Güney Amerika’yı şaşırtıcı bir doğrulukla gösteren Piri Reis haritası, ayrıca o tarihte henüz hiç kimsenin ulaşamadığı Güney Kutbu’nu da açıkça tanımlamaktadır. Bu da Türkler’in bilinenden çok daha üstün bir denizcilik düzeyine ulaştıklarını gösterir.

Eski tarihlerde gezileri yapanların görevleri gördüklerini anlatmaktı. Bu anlamda tarihçi Heredot’ta bir coğrafya gezgini olarak nitelendirilebilir. Çünkü M.Ö. V. yüzyılda, değişik ülkeleri gezmiş, o zamana dek sözle kuşaktan kuşağa aktarılan bilgileri, belgelere dayandırarak kesin niteliklere kavuşturmak amacını gütmüştür. Büyük İskender’in fetih seferleri de bugün askeri amaçlar dışında da değerlendirilmektedir. Büyük İskender askeri amacı, daima yeni topraklar ve bunların doğal ürünlerini tanımaya yönelik bir ilgiyle bağdaştırmıştır. Büyük İskender’inkine benzer bir eğilim eski Romalılarda da görülür. Romalılar fethettikleri ülkeleri ayrıntılı olarak incelerlerdi. Eski Roma’da merkezi otorite yeni bir ülkeyi fethedenlerden ayrıntılı açıklamalar isterdi. Bu şekilde elde edilen yazılı ve sözlü bilgi birikimi, eski coğrafyacıların ilk haritaları hazırlamalarına olanak sağlamıştır.

Ortaçağda ise bilimsel amaçtan çok, askeri amaçlarla geziler yapıldı. Bu arada çeşitli söylenceler doğdu. Dünyanın bu dönemde hazırlanan haritaları, gözlemlerin oluşturduğu bulgular yerine birtakım boş inançlara dayanıyordu. Bilinmeyen ülkelerde canavarların ya da düşsel yaratıkların yaşadığı öne sürülüyordu. Buna karşılık aynı dönemde kuzey ülkelerinde yaşayan Vikingler “drakkar” dedikleri sağlam ve ince uzun gemileriyle, uzun yolculuklar yaptılar. Hatta Kanada’ya varıp Kristof Kolomb’dan 500 yıl önce Amerika kıtasına adım atmayı başardılar. Vikingler ve yaptıkları geziler konusunda bildiklerimiz çok azdır. Papa V. İnnocenzo tarafından Cengiz Han’a elçi olarak gönderilen Fransisken Rahibi Giovanni da Pian del Caprine ise Historia Mongolorum (Moğol Tarihi) adlı bir yapıt bırakmıştır. Yazar bu kitabında karşılaştığı toplumların gelenek ve davranışlarını anlatır. Öte yandan Fransa kralının Tatarlara gönderdiği elçi Felemenkli rahip Rubruck’un yazdıkları da ilginç bir kaynak oluşturur.

Malayalılar, Doğu Asya’nın güçlü, becerikli ve atılgan denizcileriydi. Çok eski çağlarda sallar üzerinde Asya ve Avustralya ile Güney Amerika arasında bağlantı sağlamış olduklarına dair bilimsel bulgular mevcuttur. Zira bu tür bulgular da dünyanın bilinen keşifler tarihini kökünden değiştirmektedir. Büyük Okyanus’un salla geçildiği Kon-Tiki gezisi bu tür seyahatlerin başarılabileceğini kanıtlamıştır.

Marco Polo’nun Serüvenleri

Marco Polo Venidikli bir İtalyan gezgindir. Uzak Doğu’ya gitmiş ve anılarını “Venedikli Marco Polo’nun ya da öbür adıyla Millone’nun Dünya’nın Harikalarını Anlatan Kitabı” adlı Ünlü bir kitapta toplamıştır. Marco Polo, 1271 yılında Venedik’ten babası ve amcasıyla Kubilay Han’ın ülkesine doğru yola çıktığında henüz çocuk yaştaydı.

Marco Polo’nun babası ve amcası daha önce Kubilay Han’ın sarayına gitmişler ve birkaç yıl kalmışlardır. Yeni yolculuk yaklaşık üç yıl sürdü. Bu yıllar süresince genç Venedikli, gördüğü toplumları ve geleneklerini dikkatle gözlemledi. 41 yaşında İtalya’ya döndü ve Cenovalılarla yapılan bir savaşta tutsak düştü. Tutsaklığı sırasında anılarını bir başka tutsağa yazdırdı. Başlangıçta “Marco’nun Kitabı” (Liber Marci) adını taşıyan kitaba sonra “İl Milione” (Milyon) adı verildi. Bu kitap Batı dünyasının Asya’yı, halklarını, ürünlerini, coğrafi ve toplumsal özelliklerini tanımasını sağladı. Kitap Doğu ülkelerine duyulan ilginin yayılmasını sağladığı gibi, uygarlığın gelişimine katkıda bulunan mal ve bilgi alışverişinin artmasını sağladı.

Avrupalılar en azından iki yüzyıl boyunca, yeni keşifler yapmak ve servet edinmek için Uzak Doğu’ya gittiler. Ticaretin gelişmesi uzak mesafeleri kısalttı ve ortaçağın karanlık yüzyıllarından sonra düşüncenin ve etkinliğin yeniden doğuşunu sağladı. Bu arada Avrupa ülkeleri Yunan ve Roma buluşlarından hareketle Çin, Hindistan ve Batı Afrika’ya yolculuklar düzenleyerek bilgi dağarcıklarını zenginleştirmişlerdi. Hristiyan ve Arap dünyaları arasında işbirliği yoktu. Tersine aralarında çekişme ve çatışma vardı. Nitekim Araplar yeryüzünün yapısı konusunda yeterli bilgilere sahiptiler, ama onların bu bilgileri genellikle Avrupa’ya ulaşmıyordu.

Avrupa’nın Coğrafi Keşifleri

Portekiz krallarından birinin oğlu olan Enrico, tarihe “denizci” adıyla geçmiştir. Şatosunu bir denizcilik okuluna dönüştürmüş, köylüler ve askerler bu şatoda iyi birer denizci olmak için hazırlık eğitimi görmüşlerdir. Afrika kıyılarına yolculuk tasarlayan Enrico, bunu gerçekleştiremeden ölmüştür. Ama kısa süre sonra Portekiz gemileri Gine Körfezi’ne ulaşmışlardır. Afrika kıtasının çevresini gemiyle dolaşmayı Bartholomeu Dias gerçekleştirmiş, oğlak dönencesini geçmeyi başararak kıtanın güney ucuna varmıştır. Afrika kıtasının güney ucuna ilk önce Fırtınalar Burnu adı verilmiş, daha sonra Ümit Burnu diye adlandırılmıştır. Afrika kıtasını kıyıdan izleyerek Hindistan’a varan ilk denizci ise Vasco da Gama’dır.

Vasco da Gama yeni buluşların ve ticaret olanaklarının yolunu açmakla kalmayıp Avrupa etkisinin bu topraklara ulaşmasını sağlamıştır. Bu arada, bu zengin pazarları ele geçirmek için büyük devletler arasında çeşitli savaşlar yapılmıştır.

Kristof Kolomb ve Macellan

Kristof Kolomb, 1492 yılında Amerika’yı keşfetmiş, ancak Asya’ya ulaştığını sanmıştır. Kolomb, coğrafi buluşunun önemini kavramadan ölmüştür. Kolomb’un bulduğu toprakların yeni bir kıta olduğu ancak onun ölümünden sonra anlaşılmıştır. Peş peşe yaptığı inceleme gezileri Amerigo Vespucci‘ye bu kıtanın Asya olmadığını, o güne dek bilinmeyen bir başka kıta olduğunu kanıtlama olanağı vermiştir. Bir Alman coğrafyacı bu kıtaya “Amerigo’nun Toprağı” anlamına gelen Amerika adının verilmesini önermiş, yeni kıta böylece Amerika adını almıştır.

Kristof Kolomb’un buluşu ve Hindistan’a deniz yoluyla gidebilmenin kesinlik kazanması, başka denizcileri de okyanusların ötelerinde yeni yerler arama girişiminde bulunmaya yöneltmiştir. Portekizli Macellan, İspanya Kralı V. Karlos’un sağladığı gemilerle Güney Amerika kıyılarını izledikten sonra, Büyük Okyanus’a açılıp Filipinler’e ulaşmayı amaçlamıştır. 25 Eylül 1519 yılında İspanya’dan hareket etmiş, fırtınalara tutulmuş, gemide isyan çıkmış, hastalık baş göstermiş, açlıkla, kıyımlarla, yamyamlarla mücadele etmiştir.

İspanya’dan yola çıkan 265 kişiden ancak 18’i dönebilmiş, Macellan, Mactan Adası’nda yerlilerin tuzağına düşüp öldürülmüştür. Sağ kalanlar arasında bulunan İtalyan Antonio Pigafetta bu olağanüstü yolculuğun günlüğünü yazmıştır.

Büyük Keşifler

İspanyollarla Portekizliler güney yollarını araştırırlarken, İngilizlerle Hollandalılar kuzeye yönelmişlerdir. XV. Yüzyılın sonlarında ve tüm XVI. yüzyıl boyunca, Kuzey denizini aşıp Çin’e varma girişimleri yapılmış ama her seferinde aşılmaz buzullar bu girişimi engellemiştir. XV. yüzyılın coğrafi buluşları alanında ünlü kişilerinden biri de İtalya’da Cenova’da doğan, John Cabot’dur. Cabot İngiltere’nin desteklediği yolculuklarından birinde, 1497 yılı Haziranı’nda Amerika’daki Terre Neuve Adası’na ulaşmıştır. Dönüşünde kral tarafından yeni bir yolculuk düzenlemekle görevlendirilmiş ama kısa süre sonra ölmüştür. Bunun üzerine yolculuğun yönetimini oğlu Sebastian’a verilmiştir.

Sebastian, Kuzey Amerika’nın keşfini sürdürmüş ardından Güney Amerika kıyılarını izlemiştir. Yeni Dünya’ya sefer yapanlar arasında Giovanni da Verrazzano ile Henry Hudson’u unutmamak gerekir. Hudson birçok yerin yanında, bugün New York’un bulunduğu körfezi de keşfetmiştir. Bütün bunlardan daha zor bir girişimi XVI. yüzyılın sonlarında William Barents gerçekleştirmiştir. 1596 yılında kuzeye gitmiş ve Novaja Zemlja’da buzdağları arasında sıkışıp kalmıştır. Adamlarıyla gemiyi terk edip büyük bir tahta baraka kurmuş, burada açlığa, fırtınalara ve korkunç soğuğa karşı mücadele edip yedi ay yaşamışlardır.

Daha sonra iki tekne yapmışlar ve denize açılmışlardır. Ancak Barents dönüş yolculuğunda ölmüştür. Bu olaydan sonra uzun süre kuzeye sefer yapma girişiminde bulunulmamıştır.

Medeniyetlerin Talan Edilmesi

Bundan sonraki dönemlerde şiddet öğesi öne çıkmıştır. Artık yeni toprak keşfi işgal, soygun ve kırım anlamına gelmeye başlamıştır. Güney Amerika’nın kolonileştirilmesinin iki öncüsü vardır: Hernan Cortes ve Fransisco Pizzarro. Bunlar kendilerini “Conquistadores” diye adlandırmışlardır. “Fatih” anlamına gelen bu sözcük çoğu kez aşağılayıcı bir anlamda kullanılmıştır. Aztek (Meksika) ile İnka (Peru) uygarlıkları gibi iki eski ve ileri uygarlığın silinip yok olmasına bunlar neden olmuştur.

Kuzey Amerika da benzer bir süreci yaşamış bu topraklarda yaşayan yerliler öldürülmüş ve sayılarında azalmalar olmuştur. Kovboy filmlerinde beyazların düşmanı olarak gösterilen Kızılderililer, gerçekte bu toprakların eski sahipleridir. Kendilerine yeni bir yaşam kurmak, koloniler oluşturmak, henüz bilinmeyen bir cennetin sınırsız olanaklarından yararlanmak amacıyla dünyanın dört bir yanından binlerce kişi yeni dünyaya gelmiştir.

Bu olaya koşut olarak misyonerlerin çalışmaları ve ticaret de gelişmiştir. Amerika toprakları Avrupalılar için ele geçirilecek bir kıta olma amacını sürdürürken; Uzak Doğu hem tacirlerin, hem misyonerlerin ilgisini çekmiştir. Bunlar kansız bir işgal gerçekleştirmişler ve giderek kolonileşme yolunu açmışlardır. XVII. yüzyılda insanlar yeni topraklar peşinde koşmayı sürdürmüşlerdir. Artık gemiler daha güçlü ve dayanıklı, donanımlar daha kusursuz, uzun yolculuklar daha az tehlikeliydi. Dünyanın her köşesi gemiciler ve serüven peşinde koşanlar için bir deneme alanıydı.

1728 yılında Danimarkalı Vitus Bering, Rus Çarı adına kuzey buzullarına yolculuklar düzenlemiştir. Amacı Asya ile Amerika’nın nerdeyse birleştikleri noktayı bulmaktı. Bering bu amacı gerçekleştirmiştir. Bugün iki kıtayı birbirinden ayıran boğaz onun adını
taşır.

James Cook

XVIII. yüzyılın bu alandaki en ünlü kişilerinden biri Ingiliz James Cook’tur. Kendi kendini yetiştiren Cook, bir çiftçinin oğlu olup henüz on beş yaşındayken bir yük gemisinde miçoluk yapmıştır. Yaptığı yolculukların üçü çok önemlidir. İlk yolculuğunda (1768-1771) Cook, Tahiti’ye Güneşin önünden Venüs’ün geçişini izleyip gözlemlerde bulunacak bir astronomu götürmüştür. Bu görevi tamamladıktan sonra çevre adaları incelemeye koyulmuş, daha sonra Yeni Zelanda ve Avustralya’ya gitmiştir. 1771 yazında İngiltere’ye dönmüştür. Ertesi yıl Afrika’nın güneyinde olduğu varsayılan bir kıtayı keşfetmek için yeniden denizlere açılmıştır.

Afrika sahillerini izleyip Antartik denizlerini geçmiş, Antartika’ya ulaşmış ama yaşanabilir topraklar bulamamıştır. Yeni Zelanda’ya doğru yönelmiş ve güney denizlerinde varolduğunu sandığı kıtayı bulmaya çalışmıştır. Bu uzun ve tehlikeli yolculuğu boyunca, hiçbir haritada yer almayan Paskalya adasını bulmuştur. 1776 yılında üçüncü yolculuğunda, Büyük Okyanus’un kuzey kesimini taramıştır. Bu son yolculuk Cook’un hayatına mal olmuştur. Hawai Adası yerlileri önce Cook’u Tanrı gibi karşılamışlar, sonra parçalayarak
öldürmüşlerdir.

Cook’un yolunu birçok gemici izlemiştir. Avustralya sahilleri taranmış, İngilizler buraya mahkumları götürmüşler, ayrıca bölgeye serüven peşinde koşanlar da gelmiştir. Ama uzun yıllar Avustralya’nın iç kısımlarına girilememiştir. Bu sıralarda Amerika’nın iç bölgelerine gidenlerin sayısı da artmıştı. Bunlar erişilmeyen bölgeleri ele geçirerek, Kızılderililerle savaşıp onları öldürüyorlar, bilinmeyen ırmaklardan geçip akarsu yataklarında ve kayalıklarda altın arıyorlardı. Binlerce altın arayıcısının Kaliforniya ve Uzak Batıya akın edişi giderek yoğunlaştı. Bu akın her zaman barışçıl olmadı. Bu tür yolculuklarda kimi kez bilimsel amaç güdüldüğü de oldu. En verimli toprak veya yol ile demiryolu yapımına uygun yerler saplanılmaya çalışıldı. Öte yandan doğal koşulların elverişsizliğine ve acımasızlığına karşın Güney Amerika’nın tanınması için de çabalar harcanıyordu.

Afrika’nın Tanınması

XIX. yüzyılda Afrika kıtası büyük bir merak konusu oldu. Bu yüzyıla dek bu kıta, köle tacirlerini pazarlamak için “insan topladıkları bir kaynaktan öte önem taşımıyordu.” Ama Avrupalı coğrafyacı ve bilginler kara kıtanın gizlerini açığa çıkarmak, akarsuların kaynaklarını bulmak, çöllerin sınırlarını saptamak, bu kıta insanlarının gelenek ve davranışlarını tanımak istiyorlardı. Bu tür girişimlerin bir bölümü araştırıcıların ölümüne yol açmıştır. Merak konularının başında Nil Irmağı geliyordu. Nil’in kaynağı neredeydi? O güne dek hiç kimse bu kaynağı bulamamıştı.

Nil nehrinin kaynağına ve akış yönüne yönelik inceleme yapanlar arasında ilk sırayı İngiliz J.H.Speke, J.A.Grant, S.W Baker, Alman G.A. Schweinfurth ve Italyan Carlo Piaggia alır. Ama önceki yüzyılda Afrika’nın keşfedilmesini sağlayanlar ise özellikle David Livingstone ve Henry Stanley olmuştur. İskoçyalı doktor ve misyoner Livingstone’du. Afrika’nın göbeğine gidebilmek için büyük olanaklara gereksinimi yoktu. Cap kentinden hareketle kuzeye doğru yürüdü. Yöntemi oldukça basitti, bir gezi gibi köy köy dolaşıyordu.

Bir İncil, bir doktor çantası ve ilaçtan başka bir şey yoktu yanında. Hastaları iyileştirip İncil okuyor, yerlilere karşı sevecen davranıyordu. Gittiği her köyde ilgiyle karşılanıyordu. Bu barışçıl ve ilginç yöntem Livingstone’un güney Afrika içlerine ulaşan, Zambezi nehrinin çağlayanlarını gören, Niassa, Mweru, Bangweulu göllerini aşan ilk beyaz adam olmasını sağladı. Ancak çevresini boydan boya incelediği Tanganika Gölü’nün kıyılarına vardıktan sonra izi kayboldu. Bir Amerikan gazetesinin, yardım amacıyla yolladığı gazeteci Stanley onu buldu ama Livingstone dizanteriye yakalandı, ülkesine dönemeden öldü.

Livingstone’un inceleme gezisini Stanley sürdürdü ve Afrika kıtasının Kongo adı verilen bölümünün tamamını dolaştı. Aynı dönemlerde Asya, Marco Polo’nun yaşadığı zamanlardaki çekiciliğini koruyordu. Bir önceki yüzyılda iki Fransız misyoner Tibet’i aşıp Dalai-Lama eteklerindeki Buda’ya inananların bulunduğu, yasak kent Lhasa’ya ulaşmışlardı. Rus Prezevalski orta Asya’nın iç kısımlarını gezmiş, Kuku-Nor (Çing Hai) Gölü’nü bulmuştu. Sarı ve Mavi ırmakların kaynaklarını keşfetmiş, onbeş yıl boyunca araştırmalarını sürdürmüş, gördüklerini ayrıntılarıyla kaleme almıştı.

İsveçli Sven Hedin ve başka Avrupalılar bu çalışmaları devam ettirdiler. Özellikle Himalaya Dağı’na birçok inceleme gezisi düzenlendi. Ama ancak 1953 yılında İngiliz Edmund Hillary, dağın en yüksek tepesi Everest’e ulaşabildi. Bir yıl sonra da İtalyan Ardito Desio’nun yönettiği ve Lino Lacadelli ve Achille Compagnoni’den oluşan ekip, K2 tepesine ulaştı.

Kutupların Fethi

İnsanoğlu artık tüm dünyayı tanıyordu. Ancak Kuzey ve Güney Kutbu, bilinmezliklerini sürdürüyorlardı. 1909 yılında Robert Peary Kuzey Kutbu’na ulaşmayı başardı. 1926 yılında bir başka Amerikalı, Richard Byrd, bu kez uçakla kutbu geçti. Byrd’ün hemen arkasından Amudsen ve Nobile aynı yolu balonla aştılar. 1958 yılında Amerikan atom denizaltısı Nautilus Kuzey Kutbu’nu buzların altından geçmeyi başardı. Ronald Amudsen 14 Kasım 1911’de bu kez Güney Kutbu’na da ulaşarak Norveç bayrağını dikti. Aynı noktaya Amudsen’in rakibi ve dostu Robert Scott da bir başka yoldan ulaştı. Ancak dönüşte açlık ve soğuğa yenik düşerek öldü.

Coğrafi keşiflere ilgi günümüzde de önemi yitirmemiştir. Yeryüzü insanoğlunun bilmediği birçok sırrı barındırmaktadır. Nitekim insanlar deniz diplerini incelemekte, yanardağ kraterlerine dek çıkarak doğayı tanımaya çalışmaktadır. Ama bilimin dikkati günümüzde özellikle gökyüzüne kaymıştır. Uzay, insanlık için yepyeni heyecanlara ve olanaklara kaynak olacaktır.

Yeni İçerikler

Kayısı Kurutma ve Kükürtleme İşlemleri

Bilinçli bir tüketici olmak adına keyifle okuyacağınız yazı... En çok tüketilen kuru meyvelerden olan kayısı hakkında birçok şeyi okuyunca keşfedeceksiniz. Yazı dizisinin ikinci bölümüyle sizi baş başa bırakıyoruz...

Benzer İçerikler