Bugün gitmiş olduğum bir mekanda, bir babanın çocuğuna sevgisini göstermesine şahit oldum . Buraya kadar her şey gayet keyifliydi. Dikkatimi çeken ve sonrasında zihnimi meşgul eden olay sevgisini çocuğuna iletirken bunu canını acıtarak, ısırarak yapmasıydı. Yanlarına gitmemek için kendimi zor tuttum. Biz millet olarak sevgimizi, samimiyetimizi dokunarak dile getiririz ki çok da doğru yaparız zira dokunmak ve sarılmak iletişimin en güzel tarafıdır. Şimdi gelelim asıl meseleye, o babanın çocuğunu ısırarak, onu ağlatarak sevmesine…. Bunun için size bir sendromdan söz etmek istiyorum. “Stockholm Sendromu”  kısa bir tanımla, kendine zarar veren kişiye karşı empati, sempati hatta sevgi geliştirilmesi ve bu zararı kabullenmesidir. Başta anne baba olarak çocuklarımızın o minnacık bedenlerini, canlarının yanmaları pahasına ısırarak zorla ya da sert bir şekilde seviyoruz. Bilinçaltına vermiş olduğumuz açık bir mesaj var o da;” acı ve sevgiyi “bağdaştırmak, eşitlemek… Gelecek yaşantısında başkaları tarafından fiziksel ya da psikolojik olarak zarara uğratıldığında “Sonuç da seviyor, sevgidiği için böyle yapıyor, sevmezse kıskanmaz böyle yapmaz” diye düşünerek savunma mekanizması geliştirip ,boyun eğmeyi öğretiyor.

Bir çok yerli ve yabancı filmlerde hatta Yeşilçam’da bile bilerek ya da bilmeyerek bu “Stockholm Sendromu” sıkça kullanılmıştır. Filmde ‘esas kız’ ‘esas oğlan’ tarafından kaçırılır. Aralarında geçen onca tartışma, kavga dan sonra kız kaçmayı başarır. Ama bir süre sonra adama aşık olduğunun farkına varır ve kendisini kaçıran adama geri döner… “Celladına aşık olmak “cümlesini burada kullanmak tam da yerinde olacaktır .

Bunları yazarken Rumi’nin yüzyıllar önce söylediği şu cümle aklıma geliyor; “Kurdun kuzuyu yemeye yeltenmesinde şaşılacak bir şey yok. Şaşılacak olan odur ki, bu kuzu kurda gönül bağlamış, âşık olmuştur”….İşte bazen çocukluk dönemlerimiz de yada yaşadığımız travmalarla tercihlerimizi hep bir yanlışın içinde, bilinçaltı mesajlarla yaparız.. Sevgili ebeveynler; lütfen hayatımızdaki bir çok ambiyansların ince sınırlarımızda olduğunu unutmayalım, evet çocuklarımızı sevelim, dokunalım, sarılalım ancak lütfen daha fazla ötesine gitmeyelim. İzin vermedikleri takdirde çocuklarımızın özel alanlarını girmeyelim. Onları öperken bile lütfen izin isteyelim ve lütfen canlarını acıtarak gelecekte ne hissettiğini, sağlıklı olarak hissedemeyen bireyler yetiştirmeyelim.

Farkındalığınız ve ışığınız daim açık olsun.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

seventeen − 11 =