Bir Reddiye Yazısı

“Aleviliğin Kökleri” Kitabı Üzerine Bir Reddiye

Alevilik, özellikle son yıllarda hakkında çokça kitap yazılan bir konu olmakla birlikte, gerek kendi içerisinde, gerek dışarıdan, objektif veya objektif olmayan bir bakış ile ele alınmıştır. Birçok kültürle veya inançla karşılaştırılmış, bazen bağlantı kurulmaya çalışılmıştır. Konuyu çok farklı şekilde ele alan yazarlardan biri de şüphesiz Erdoğan Çınar’dır. Yazarın okuduğum ilk kitabı olan ‘Aleviliğin Kökleri’, bu bakış açısına eleştirel bir yaklaşım içeren bu yazıyı yazmama sebebiyet vermiştir. Kitaptan kısa alıntılar yaparak konular hakkında eleştirilerimi sunma amacını gütmekteyim.

Kitabın önsözünde başlayan bir hatalar zinciri direkt olarak dikkat çekmektedir. Yazarın önsözde “Alevi sözlü geleneğinin kurucusu” ifadesiyle Pir Sultan Abdal’ı işaret etmesi kesinlikle yanlış bir açıklamadır. Zira sözlü gelenek Pir Sultan’ın yaşamış olduğu 16. yy’dan çok daha önce var olmuştur. Şeyh Safi süreğine tabi Şeyh Haydar dönemine kadar yazılı kaynaklara itibar edilmediği, tarih otoriteleri tarafından kabul görmektedir. Seyit Nesimî ve ardıllarının da sözlü geleneği daha çok kullandığı bilinmektedir. Hoca Ahmet Yesevî’nin “Hikmet”leri de dilden dile yine sözlü gelenekle yayılmıştır. Kitabın ilerleyen sayfalarında Pir Sultan Abdal’ı, Pir Silvanus olarak tanıtan yazar, dimağları allak bullak eden mesnetsiz iddialar sunmaktadır. Pir Sultan Abdal’ın Osmanlı kayıt defterlerinde yer alması yazarın bu iddiasını zaten çürütmektedir.

Kitabın birinci bölümünde Abdal Musa ile ilgili anlatım ve betimlere dikkatli bakıldığında, Abdal Musa yerine Bereket Tanrısı Priapos¹ canlanıyor gözümüzün önünde. Kitabın ilerleyen sayfalarında Dergâh-Devlet olarak tabir ettiği tapınaklar, Hristiyanlık öncesi Anadolu uygarlıklarının çok tanrılı dinlerinin otoriter tapınaklarıdır. Eski çağlarda, kralların aynı zamanda rahip olmaları nedeniyle hem devlet yönetimini hem de dini işleri birlikte yürüttükleri bilinmektedir. Yazar, çok tanrılı dinlerin tapınaklarını dergah olarak tanıtmakta, basit kelime oyunlarına başvurmaktadır. “Tapınak” yerine “Dergâh” kelimesini kullanması ne gibi bir sakınca doğurmaktadır? Dergâh, İslamiyet içerisinde tarikatlarca kullanılan bir terimdir.

“DERGÂH: Farsçadır. Kapı, eşik, kapı yeri, sığınılacak yer, makam, tekke gibi mânâları vardır. Tarikat mensubu şeyhlerle dervişlerin ikâmetgâhı olan büyük tekkelere dergâh denir. Hürmeti arttırmak için şerif sıfatı eklenerek Dergâh-ı Şerîf de denilir. Kelime hafifletilerek “dergeh” şeklinde de telaffuz edilir.”²

Tamamen İslami bir terimin çok tanrılı dinlere özgü tapınaklar için kullanılmasının mantıksızlığı ortadadır. Bu şekilde bir kullanım, okuyucunun kafasını karıştırmaktan ve kitap boyunca devam eden mesnetsiz bilgileri kurgu olmaktan öteye götürmeyecektir.

“Bir Işık Mürşidi” isimli bölümde, bir beyit üzerinden Abdal Musa’nın doğum yeri ile ilgili iddialarına delil getirmek istemişse de kitabın genel çerçevesinde yer alan iddialarıyla çelişmiştir. Söz konusu beyit, Abdal Musa Sultan’ın genel bilinen haliyle;

“Musa Tur’da durup münacat eyler,
Aslımız sorarsan asıl Hoy’danız.”

Mısralarında geçen “Hoy’danız” kelimesinin eski kaynaklarda “Hü’deniz” olarak yazıldığını iddia etmektedir. Hoy’danız ya da Hü’deniz olması nefesin manasını muhakkak değiştirmektedir lakin yazarın iddialarına da bir delil değildir. Hoy, Azerbaycan bölgesinde bir şehir olarak hafızalarımızda yer almaktadır. Hü ise Allah’ın isimlerinden biridir. Hü, “Dergâh” kelimesi gibi İslami bir motiftir. Dolayısıyla yazarın iddia ettiği Aleviliğin kökenlerine ters düşmektedir. Yine aynı bölümde yazarın (muhtemelen bilgi yetersizliğinden) yaptığı bir açıklama, konu hakkında bilgiye sahip insanları güldürmektedir.

“Velayetnamenin [Abdal Musa Velayetnamesi] ilk satırında “Hakk onun (Abdal Musa’nın) aziz sırrını kutsasın.” denilerek, gizemli bir cümle ile Abdal Musa’nın kimlik bilgilerinin sorgulanmasının önüne geçilir.”

Sayfa 31’de yer alan bu cümle, tamamen düzmece bir kurguya destek amacı gütmektedir. “Kaddesallahu Sırrahul Aziz” yani “Allah aziz sırrını kutsasın.” cümlesi, sadece Alevi toplumu tarafından değil Sünni halk tarafından da aziz gördükleri kimseler için kullanılmaktadırlar. Dolayısıyla Abdal Musa’nın sırrı yazarın iddia ettiği gibi bir sır olamaz.

Kitabın ikinci bölümünde Luviler ve Hititler gibi kadim halklarla ilgili bilgiler verirken, çok temel tarihi bilgilerde bile yanılgıları olan yazar, Ma/Kadın Ana betimlemelerinde Kybele kültünü aleni olarak gözler önüne sermektedir. Kadın Ana olarak özellikle vurgu yapmasının sebebi, Kadıncık Ana ya da Kadın Ana olarak bilinen Fatma Bacı’yı tarihi bilgilerin ışığından çekerek, kurguladığı mesnetsiz iddialarına yamamaya çalışmak istemesidir. Amazonları da yine aynı çerçevede ele alarak, Bacıyan-ı Rum’un ataları olarak göstermesi de yine aynı çabanın ürünüdür.

Kybele kültünün hakim olduğu bölgelerin tanıtımını da yapan yazar, Dergâh-Devlet terimini bol bol kullanmakta, özellikle Kommagene uygarlığını anlattığı bölümde, çarpıtılmış bilgilerini hat safhaya çıkarmaktadır. Kommagene toplumunun Alevi olduğunu iddia etmekte iken, Nemrut dağındaki tanrı heykellerini farklı bir kılıfa büründürmeye çalışmaktadır. Sayfa 65’de yer alan fotoğrafta (Apollon heykeli olarak anımsıyorum.) yer alan kişinin bir Kommagene soylusu olduğunu yazması bu kurgunun bir parçasıdır.
Bacıyan-ı Rum (Anadolu Bacıları), Fatma Bacı önderliğinde kurulmuş bir teşkilatlanma olup gerek Moğollara karşı yapılan savaşlarda gerek ekonomik anlamda üretimde yer alan kadınlardan oluşan bir teşkilatlanmadır. Fatma Bacı, Mikail Bayram’ın iddiasına göre Evhaddüdin Kirmanî’nin kızı, Ahi Evran’ın da eşidir. Bu açıdan bakıldığında Bacıyan-ı Rum, Ahi teşkilatının destekçisi konumundadır. Erdoğan Çınar’ın Bacıyan-ı Rum’un kökeni olarak gösterdiği Amazonlar ise ağırlıklı olarak Karadeniz ve Ege bölgesinde yaşamış anaerkil bir sistemi yaşatan, ön planda kadınların olduğu bir topluluktur. Amazonların ata binen savaşçı kadınlar oldukları, erkekleri çocuk yapmak dışında yanlarına yaklaştırmadıkları ve onlara köle gibi muamele ettikleri kayda geçmiştir³. İlyada destanında da adları geçen Amazonların, savaşçı kimlikleri dışında Bacıyan-ı Rum ile bir ortak yanları olduğu söylenemez.
Kitabın önemli çarpıtmalarından biri “ışık” kelimesinin yerli yersiz kullanımıdır. Aşk, Işk gibi kelimelerin geçtiği her yerde “Işık” kelimesi hortlamaktadır. Yuhanna İncil’inin ilk babında geçen;

“1. Başlangıçta Söz vardı. Söz Tanrı’yla birlikteydi ve Söz Tanrı’ydı. 2. Başlangıçta O, Tanrı’yla birlikteydi. 3. Her şey O’nun aracılığıyla var oldu, var olan hiçbir şey O’nsuz olmadı. 4. Yaşam O’ndaydı ve yaşam insanların ışığıydı. 5. Işık karanlıkta parlar. Karanlık onu alt edemedi.”⁴

Paragrafta “söz” kelimesi olan yerlere “ışık” yazıldığında daha anlamlı olacağını yazan yazar, Aşk yazılsa daha derin bir mana içereceğini görememiş muhtemelen veya alternatif başka bir kelime yazılsa da yine mantıklı bir sonuç alınacağını görememiş ya da görmek istememiş.

Bunlar ve bunlara benzer daha pek çok hata kitap içerisinde mevcuttur. Mesnetsiz ve tutarsız bilgilerin olduğu, yazarın kendisiyle defalarca çeliştiği bu kitap, tamamen hayal ürünü bir kurgunun belli temellere oturtulma çabasını gözler önüne sermektedir. Tarihi ve itikadi birçok konu basit kelime oyunlarıyla deforme edilmeye çalışılmakta, inancın gerçek özü göz ardı edilmektedir. Anadolu’nun renkli işlemesi olan Aleviler, İslamiyetin Batınî bir yorumu olup tüm imanî ve itikadî meseleleri bu çerçevede incelemektedir. Allah-Muhammed-Ali inancını bu inançtan çıkardığınızda geriye bir şey kalmıyor. Deyişler ve Nefeslerde aşikar olan bu itikat, cımbızlanmış sözler ile nereye çekilmeye çalışılırsa çalışılsın, hakikat güneş gibi ortadadır.

1- Erhat, Azra, Mitoloji Sözlüğü. Priapos maddesi.
2- Cebecioğlu, Ethem, Tasavvuf Terimleri ve Deyimleri Sözlüğü. Dergâh maddesi
3- Erhat, Azra, Mitoloji Sözlüğü. Amazonlar maddesi.
4- Yuhanna İncili, 1. Bab


Ali PURTAŞ’ın yazıları için tıklayınız…