Acaba hiç gitmiş miydi ki?!!!… Politik hiciv son yıllarda ülkemizde oldukça rağbet gören bir ifade tarzıdır. Politik olaylar karşısında geliştirilen kritiklerin ince bir mizah sanatı ile harmanlanması, her daim ilgi çekici olmuştur. Özellikle eleştirel düşüncelere radikal bir üsluptan uzak durarak mizahi bir renk katmak, onları kabul görmeye elverişli hale getirir. “Bak Kim Döndü” filmi bu bağlamda politik içerikli fantastik bir filmdir. Tarihin gerçekliklerine dayanan kurgusu ve güldürürken düşündüren kara mizah sanatı ise filme özgün bir nitelik kazandırmıştır. Son yıllarda Almanya’da ırkçılığa karşı eleştirel bir bakış açısı ortaya koyan birçok film yapılmıştır. Ancak bu film, ırkçılığın güncelliğini koruyan bir olgu olup olmadığını analiz etmesi açısından oldukça sıra dışı bir konuya ışık tutmuştur.

Ben filmi izlerken, asırlar geçse de yabancı düşmanlığının dünya üzerinde kaybolmayacak bir olgu olduğunu düşünürken buldum kendimi. Muhtemelen birçok izleyici de “Tüm bunlar gerçek mi?” yoksa “Kurgu mu?” sorularını sormuştur kendisine.

Hikâye, Hitler’in Berlin’de bir ara sokakta -eski Führer sığınağının yanında- gözlerini yeniden dünyaya açması ile başlar. Bir hafıza kaybına uğradığını ve Berlin’de halen savaşın devam ettiğini düşünür. Ancak çevresindeki insanları gözlemledikten sonra hemen harekete geçer ve satın aldığı bir gazete sayesinde 21.yy’da olduğunu kısa sürede fark eder. Filmin yönetmenliğini üstlenen David Wnendt, hikâyedeki kurgunun güncelliğini koruduğunu mokümanter bir film tarzı ile göstermektedir. Bu bağlamda dünyaya yeniden dönmüş Adolf Hitler’e sokaktaki sıradan vatandaşın tepkisi -kurgudan uzak bir şekilde- tüm çıplaklığı ile gösterilmiştir. Hitler, Berlin sokaklarında dolaşmaya başlar. Halkın tepkisi oldukça şaşırtıcıdır. Sanki yıllardır varlığını arzuladıkları biri gibi davranırlar Hitler’e. Selfie çektirmek isteyenlerin ardı arkası kesilmez. Birçok kişi heyecanla yanında toplanır. Bayreuth sokaklarında, çarşının ortasında kurduğu çizim standında da durum pek farklı seyretmez. Birçok kişi portesini çizdirmeye başlar. Halk Hitler’in varlığından son derece memnun görünmektedir.

Hitler, bir yandan da içindeki Führer ruhundan ödün vermeksizin, 21.yy. Almanya’sını incelemeye başlar. Geçen yaklaşık 70 yıl içinde pek çok şey değişmiştir savaştığı topraklarda. Üreten, düşünen ve ari ırk milliyetçiliğinin öncülüğünde yürüyen halktan hiç bir eser kalmamıştır. Hitler, önce milliyetçi bir halk yaratma ve ardından tüm dünyaya hâkim olma düşüncesi ile yeniden dizginleri eline alır. Film, bu andan itibaren halkın Hitler’in yeniden gelişine ne denli hazır olduğunu gösterir. Sıradan halka yapılan sadece ufak bir dokunuş, ırkçılığın ve yabancı düşmanlığının insanların zihnine ne denli hâkim olduğunu apaçık ortaya koyar.

Hitler rolünü canlandıran Oliver, Masucci sokağındaki halkla spontane konuşmalar gerçekleştirir. Halk’a göre, Almanya’nın kültürel ve ekonomik açıdan ilerlemesinin önündeki temel nedenler, mültecilerin ülkeye kabulü ve yabancıların ülkeye entegre olamamasıdır. Sokaktaki halk, kendisi gibi olmayanlara karşı beslediği anti-hümanist duygu ve düşünceleri cesurca ifade etmekten kaçınmaz.

Filmin son sahnesine Hitler’in, ”İnsanlar özlerinde benimle aynılar, ben insanları asla manipüle etmedim, onlar sadece bende kendi özlerini gördüler ve bu yüzden beni Führer yaptılar.” söylemi damgasını vuruyor. Film, bu bağlamda faşizan eğilimlerin salt bir manipülasyonun eseri olamayacağını ve insanların özünde bu eğilimlere sahip olduğu görüşünü öne sürerek son bulur.


Uzman Pedagog Elda Ayşe TATLI‘nın yazıları için tıklayınız…


Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

five × five =