Anarşizm

Anarşizm, eski Yunanca’da olumsuzluk bildiren “an” ön eki ile ‘yönetici güç’ anlamına gelen “arche” kelimelerinin birleşmesinden türemiştir ve “güç yokluğu”, “yönetimin olmaması” anlamı taşımaktadır. İdeolojik açıdan anarşizm; İnsan toplumlarının bir hükümet ya da otorite olmadan en iyi biçimde işleyeceğini savunan; insanların doğal halleriyle ve herhangi bir dış müdahale olmadan, birlikte uyum içinde ve özgürce yaşayacaklarını ileri süren felsefi ve siyasal bir düşüncedir. Bu minvalde anarşist felsefenin amacı, “kaos”un değil “kendiliğinden düzen”in yolunu açmaktır. Bu düşünceyi ideolojik bakımdan benimseyen kişiler içinde “Anarşist” terimi kullanılmaktadır. Anarşizmin temsilcileri olarak Kropotkin, Bakunin, Proudhon, Godwin, Goldman ve Stirner sayılabilir.

Anarşist felsefe pek çok biçimde ortaya çıkmış ve aşırı sağdan aşırı sola kadar tüm bir siyasal yelpazeyi kucaklamıştır. Aşırı sağ uçtaki anarşizm, serbest piyasa ilkelerinin egemen olabilmesi açısından devletin etkisini azaltmaya çalışırken; aşırı sol uçtaki anarşizm devletin gerçek kominizim de sönüp yok olacağı görüşündedir. Gönüllü birliklerin ve karşılıklı yardımın yandaşları ise iki uç arasındaki noktalarda yer alırlar. Anarşizm deki bölünme toplumsal gerçeklik ile ideolojik hedeflerin uyumsuzluğu neticesinde daha da derinleşir. Bu çerçevede anarşist felsefe farklı kategorilere ayrılmıştır. Bireyci Anarşizm, Karşılıkçı ve Dayanışmacı Anarşizm, Kolektivist Anarşizm, Komünist Anarşizm ve Anarko-sendikalizm

Modern çağda, hepimizin özgür doğduğunu, ama sonradan her yerde zincirlere bağlandığını savunan Jean-jacques Rousseau’nun romantik görüşleri anarşizmin ilk açıklamaları arasında sayılırken; sistematik bir anarşizm kuramı geliştiren ilk kişi İngiliz rasyonalist William Godwin olmuştur. Godwin’in Enquiry Concerning Political Justice adlı eseriyse klasik anarşizmin en önemli eserleri arasındadır. Godwin için anarşizmin çıkış noktası akıldır. Aklın varlığı sonucu insan doğruyu bulur, bu buluş ise devletin gerekliliğini ortadan kaldırır. Devletin veya herhangi bir gücün olmadığı bir toplum için gereksiz üretim şart değildir. Bu çerçevede insanların çok çalışmasını gerektiren unsurlar da ortadan kalkar. Çalışmaysa zorunluluktan eyleme dönüşür. Bu şekilde idealize edilecek olan bir topluma dönüşmek için anarşizmin şiddet kullanmasına da ihtiyaç yoktur. Zira bu dönüşüm aklın gücüne inanmakla gerçekleşir. Çünkü Godwin, “insanlar mükemmel değildirler ama mükemmelleşme yeteneğine sahiptirler.” der.

19. yüzyılda Pierre-Joseph Proudhon, merkezi bir hükümet olmadan işleyen ve küçük birimlerden oluşan, federal “karşılıklılık” ilkesine -yani üreticilerin kendi kendini yöneten birlikleri arasındaki adil değişimlere- dayanarak örgütlenmiş, düzenli bir toplum idealini savunarak, Fransız sendikalizmine temel oluşturan bir anarşizm kuramı geliştirmiştir.
Proudhon, insanın doğasının evrenin bir parçası olduğu görüşündedir. Evrenin kendisinde barındırdığı çatışma, uyumsuzluk ve çelişki insan denen hayvanda da mevcuttur. Dolayısıyla farklı bireylerin ve fikirlerin çatışması sonucu “mutlakiyetçi”liği ortadan kaldıran kolektif muhakeme ve bilinç oluşur. Bu bilinç insanı, kendi sosyal yapıların yaratıcısı, toplumsal ilişkileri düzenleyen kanunların uygulayıcısı yapmaktadır.

Proudhon’un izleyicisi olan Mihail Bakunin ise Karl Marxla girdiği tartışmalarda, devlet gücünün yıkılmasından yana olmuş ve bu amaca ulaşmak için şiddete başvurulmasını savunmuştur. Bakunin, toplumun yeniden kuruluşunun, özgür birlikler ya da işçi federasyonları aracılığıyla aşağıdan yukarıya doğru gerçekleştirileceğinde ısrar etmiş ve Proudhon gibi oda tüm siyasal partilerin “mutlakiyetçiliğin çeşitleri” olduğunu söylemiştir. Bu doğrultuda devrimci bir öncünün, proleteryanın adına girişeceği örgütlü siyasal eyleme karşı çıkmıştır. Bakunin, her türlü otoritenin kesinlikle reddedilmesi görüşündeydi.  Bu otoriteye Tanrı’da dahildi. Tanrı ve Devlet adlı kitabında, “insanın özgürleşmesi yalnızca Tanrı dahil her türlü otoritenin reddedilmesine bağlıdır, çünkü insan doğanın yasalarına itaat eder. Doğanın yasalarına itaat, insana dışarıdan insani veya ilahi, kolektif veya bireysel her ne olursa olsun, herhangi bir yabancı irade tarafından empoze edildiği için değil, kendisi bu yasaları böyle kavradığı içindir.” diyerek mevcut otoritelerin yıkılması gerektiğini ve insanın doğal eğilimi olan doğanın yasaları içinde yaşamasını savunmuştur.

Anarşizm hem sağ hem sol felsefelere meydan okur. Peter Kropotkin; “Uygarlık tarihimiz boyunca şu iki gelenek, şu iki karşıt eğilim sürekli çatışma halinde olmuştur; Roma geleneği ile halk geleneği, emperyal gelenek ile federalist gelenek, otoriter gelenek ile liberteryen gelenek” (Modern Science and Anarchism, 1912) Bir Rus aristokratı olan Kropotkin, merkezileştirilmiş toplu üretime karşı çıkan “komünist anarşizmin” savunucularından birisiydi. Sanayi ile tarımın küçük topluluklarda birleştirilmesi idealini, herkesin kendi potansiyelini sonuna kadar geliştirmesine olanak tanıyan bir eğitimin, üretim sürecinin ayrılmaz parçası olmasını savunuyordu. Anarşistlerin çoğu gibi Kropotkin’de yazlarında ilkel toplulukları idealize etme eğilimindeydi ve toplum anlayışını şu şekilde özetliyordu: “…Biz toplumu, geçmiş barbarlık ve zulüm düzenlerinin bize mirası olan yasalarla ya da ister seçilerek ister zorla başa geçmiş egemenlerle yönetilen bir yapı olarak değil, tıpkı âdetler, gelenek görenekler gibi özgürce oluşmuş karşılıklı anlaşma, rıza ilişkilerine dayalı canlı bir organizma olarak görüyoruz…”

Anarşist etkiler; komünler ve komünalizm, “doğrudan eylem”, işçi denetimi, adem-i merkeziyetçilik ve federalizmi konu alan çağdaş tartışmalarda açıkça görülmektedir. Anarşist felsefe ve pratik ayrıca sendika hareketi, İspanya iç savaşı, 1956 Macaristan ayaklanması, Fransa’daki mayıs 1968 olayları, Gandhi’ci  şiddetsiz protesto teknikleri ile daha sonraki dönemin terörizminde küçük dahi olsa rol oynamıştır. Kanadalı anarşist Murray Bookchin’in yazıları sayesinde  toplumsal  ekoloji ile de ilginç bir bağ kurulmuştur.  Bookchin, İspanya iç savaşıyla başlayan ve otuz yıl süren siyasal eylemlilik sürecinden sonra, 1960‘larda radikal ekoloji hareketi içinde özgün bir ses olarak sahneye çıkmıştır. Bookchin ayrıca Vermont, Plainfield’daki Toplumsal Ekoloji Enstitüsü’nün müdürlüğünü yapmış ve dünya çapındaki yeşil harekette etkili olmuştur.  Bookchin’in özgüllüğü, radikal siyaset, tarih, felsefe ve ekolojiyle birleştirilmesinde yatmaktadır.

Sosyologlar anarşist felsefeyi büyük ölçüde görmezlikten gelmiş ya da eleştirmiş olsalar da, anarşist felsefe bütün bir toplumsal örgütlenme geleneği ile toplumların nasıl işlediği konusundaki sistematik bir kuramı içinde barındırır. Pek kabul edilmemesine rağmen, Michel Foucault’nun yazılarının pek çoğu, hatta post-yapısalcılık ve postmodernizm kuramları, anarşist düşüncenin geç mirasçıları sayılabilir. Aynı şekilde, topluma kendiliğinden bir düzen atfettikleri için bazı sembolik etkileşimcilerin çalışmaları da anarşist bakışla büyük ölçüde çakışmaktadır.