Hz. Adem’den beri insanoğlunun yaşamında din olgusunun büyük etkileri olmuştur. Toplumları hareketlendiren bu etki bazen bütünleştirici bazen de ayrıştırıcı özellik gösterirken toplumları siyasî, ekonomik ve psikolojik olarak etkilemiştir. (Hasan Sabbah ve Kartal Yuvası)

İran coğrafyası içerisinde, sayabileceğimiz pek çok faktörün etkisiyle dinsel kuralların dışında inanç özellikleri taşıyan düşünce sistemleri ortaya çıkmıştır. Bunlardan bazıları ortaya çıktığı yüzyıl içinde bile etkili olamazken bazılarının ünü ve anlatıları hem çağını hem de sınırları aşmıştır. Söz konusu tarzda faaliyet gösterenlerin arasında en tanınmışlardan biri, İsmâ‘îlî propagandacısı ve kurucusu ve Haşaşiler’in (the Assassins) ilk Büyük Üstadı Hasan-ı Sabbâh’tır.

Nizam’ül-Mülk

Hasan M. 1052 veya 1053 yılında Kum ’da doğmuş, Rey’de öğrenim görmüştür. 1090’da Deylemân’da Rûdbâr Vadisindeki Alamût Kalesini ele geçirmiştir. Aynı zamanda o, burada bir devlet kurmuş ve görüşlerini yaymak için propaganda faaliyetlerine girişmiştir. Kurmuş olduğu Haşişiler ve Fidâ’îler (Fedâîler) teşkilatı ile etrafa dehşet saçmıştır. Bu devlete 1257 yılında Moğollar tarafından son verildi.

Hasan-ı Sabbâh hakkında olumlu bilgi alabileceğimiz sadece tek bir kaynağa sahibiz. Sergüzest-i Seyyidnâ isimli bu kitap, Hasan-ı Sabbâh’ın bir biyografisidir, Cüveynî, tarihinin Hasan ve Haşaşîler’le ilgili olan bölümünü yazarken bu eserden önemli ölçüde faydalanmıştır.

Sergüzest’e göre, Hasan, bir çocukken, yedi yaşlarından itibaren bilgili bir insan olmaya kesinlikle kararlı, çok okumaya meraklı bir mizaca sahipti. 17 yasına geldiğinde, Hasan Sabbah Mısır’dan İran’a geldiği zaman, Alamut kalesinin sahibi Hasan Hüseyin Mehdi adında bir Alevi, yani Ali soylu idi. Burayı ona Selçuk Sultanı Melikşah, bir ikta arazisi olarak vermişti.

Kelime anlamı olarak ‘kartal yuvası’ manasına gelen Alamut kalesini Hasan Sabbah’ın ele geçirmesine dair çeşitli rivayetler bulunur. Bunları şu şekilde sıralamak mümkündür.

Rivayet 1: Hasan Sabbah’ın buyruğunda çalışan Dai Hüseyin Kaini, Hasan Hüseyin Mehdi ile dostluk kurmuştu. İsmaili Daileri bu arazinin çevresindeki halkı inançlarına çevirmiş ve güçlerini artırmışlar. Bu arada İsmaililer, kale içine girmeye başlamış bulunuyorlardı. Bunu anlayan Hasan Hüseyin Mehdi onları kovdu ve kapılarını kapattı. Sonuçta Hüseyin Mehdi, içerdeki İsmaililerin çoğalmasıyla birlikte kapıları açmaya zorlandı. Hasan Sabbah Askavar’a sonra Alamut’a bağlı Anjirud’a hareket etti. 6 Receb 483 yılının(4 Eylül 1090) Çarşamba günü Alamut kalesine girdi. Bir süre için orada, kendisine Dihkhuda adını takıp kılık değiştirerek oturdu ve Hasan Hüseyin Mehdi’ye gerçek kimliğini açıklamadı. Günler geçiyordu; Hasan Hüseyin Mehdi, artık kendisine kimsenin boyun eğmediği ve Alamut’un efendisinin başka biri olduğunun farkına vardı. Alamut garnizonu halkı ve yerli sakinlerinin çoğunluğu, kendisini savunacak veya kendilerini sürgün edecek iktidarı Hasan Hüseyin Mehdi’den alan İsmailileri benimsediler. Böylece Alamut kan akıtılmadan ele geçirilmiş oldu. Böylece İsmaililer için uygun ortamlı bir Daru’l Hicra (Göçmenler evi) olarak tarihe geçti.

Rivayet 2: Seyyidina Hasan bin Sabbah, Melikşah’ın Ali soylu bölge ahalisi H. Hüseyin Mehdi ile buluşup Alamut kalesini 3000 dinara satın almak istediğini söyler. Mehdi onun bu büyük miktardaki altın parayı bulamayacağını düşünerek pazarlığı kabul eder. Bunun üzerine Hasan Sabbah, Girdkuh ve Damgan daisi Reis Muzaffer’e mektup gönderip, onun parayı bulmasını istemiş. Bu para kısa zamanda sağlanıp Kale satın alınmıştır.

Rivayet 3: Hasan Sabbah, Mehdi’den Alamut ’ta üzerinde oturacağı bir sığır derisinin kaplayacağı kadar toprak parçası istemiş, o da kabul etmiş. Seyyidina Hasan bir öküz derisini ince ince sırım çekerek, tüm kaleyi kaplayacak duruma getirip kaleye sahip olmuş. Tam anlamıyla mitolojik bir anlatı olmasına rağmen, Hasan bin Sabbah’ın, yukarıda anlatıldığı gibi gizlice girdiği; çok sıkı, kılı kırk yararcasına bir propagandayla Alamut’u ele geçirdiğini dolaylı olarak açıklıyor. Bu anlatının gerçekte Yunan mitolojisinde geçen bir olaydan esinlenmedir; Aeneas’ın Kartaca’yı kraliçe Dido’dan almasının öyküsüne benzetilmiştir.

Hasan Sabbah’ın yükselişinin bir de sonu vardır. Geriye bir dizi anlatı bırakan bu son, Alâeddin Ata Malik Cueyni (1226-1283), tarafından Alamut kalesini, 1257 yılında yakılıp talan edildiği zaman görülmüştür. Tarih-i Cihangüşa adlı yapıtında “Alamut, boynunu yere dayayarak diz çöken bir deveye benzeyen bir dağdır.” ifadesini kullanılır.

Aktarılan bu tarihsel anlatılardan ziyade Seyyidina Hasan Sabbah ve Haşaşilerin orijinal faaliyetleri, anarşist tavırları birçok sanat alanına konu olmuştur. Seyyidina Türküleri adında müzik albümünden birden çok romanda malzeme olarak işlenmiştir. Yazılan romanların da bu tarz rivayetlere yenilerini eklediğini söylemek mümkündür. Örneğin Vladımır BARTOL’un kaleme almış olduğu birden çok baskı gören Fedailerin Kalesi Alamut adlı eserde, dünyanın ilk yüz naklini gerçekleştirenlerin Haşaşiler olduğu, Hasan Sabbah ve büyük üstat Ömer Hayyam’ın dost olduğu gibi anlatılar yer alır. Elbette roman metninin içerisinde anlatılan olaylar gerçeklerden beslenmiş olsa da kurmacadır ve bugün insanların dilinde rivayet olarak dolaşması yazarının başarısından ve Hasan Sabbah’ın hikâyesinin hayret verici büyüleyiciliği ve tekliğinden kaynaklanmaktadır.

Yaptıkları eylemlerin etik değerlendirmesini bir yana bırakacak olursak Hasan Sabbah çağını ve sınırları aşan bir üne mutlaka orijinal anarşizmi ile ve zekâsı ile gelmiş olduğu gerçeğini kabul etmek gerekir. ‘O’ ve fedaileri kartal yuvasına tırmanmış ele geçirmiş, bugün haklarında konuşturan bir anlatıyı oluşturmuşlardır. Hasan Sabbah bizlere mitolojik izler taşıyan fakat yaşanmış (en azından bir kısmı) esrarengiz, mistik bir vahanın kapılarını aralar.


Kaynak:

İsmail KAYGUSUZ, Hasan Sabbah(1034-1124) ve Alamut İsmailileri.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

eight + seven =