Abbasiler

Hz. Peygamber’in amcası Abbas’ın  soyundan  gelen ve 750-1258 yılları arasında hüküm  süren hanedan

1)SİYASİ TARİH

Emevilerin etkinliğini kaybetmesi ve Abbasilerin teşkilatlanması

Hz. Muhammed’in amcası Ab­bas b. Abdülmuttalib b. Haşim’den alan bu hanedana “Haşimiler” de denilmektedir. İslam dünyasında Emeviler’in yerine Abbasiler’in yönetimi ele geçirmesiyle idari, askeri, siyasi ve ilmi sahalarda çok büyük değişiklikler yaşanmış, Ab­basiler’in iktidara geldikleri 750 yılı, İslam tarihinin en önemli dönüm nok­talarından biri olmuştur. Abbasiler’in iktidara gelmesi, Emevi idare­sinden memnun olmayan grupların yaptığı yoğun  bir  propaganda ve teşkilatlanan büyük bir kitlenin faaliyetleri sonucu gerçekleşmiştir. Emevi halifelerinin bir asır kadar de­vam eden idarelerinde benimsedikleri siyasi görüşler ve yaptıkları uygulama­lar, geniş bir kitlenin hoşnutsuzluğuna yol açmış bunun sonucunda Emevi hakimiyeti son bulmuştur.

Abbasiler, hilafet merkezi olarak Su­riye yerine lrak’ı tercih ettiler. Birinci halife Ebü’I-Abbas es-Seffah. Fırat’ın doğu yakasında bulunan küçük Haşi­miyye şehrini merkez yaparak bir süre orada oturdu. Kısa bir müddet sonra da merkez Enbar’a nakledildi. İkinci Abbasi halifesi ve birçok bakımdan hanedanın gerçek kurucusu olan Ebü Ca’fer el-Mansur, Dicle kıyısında, Sasani İmparatorluğu’nun eski başkenti Medain harabeleri yakınında bulu­nan ve Abbasiler’in sürekli başkenti olacak yeni bir şehir kurdu. Resmi adı Medinetüsselam olmasına rağmen bu­rası aynı yerde bulunan eski bir İran köyünün adıyla Diyanbağdad olarak tanınmıştır. Abbasiler hilafeti ele geçirdiklerinde, genellikle Emeviler’in temsil ettiği “mülk-devlet” yerine dine dayalı dev­let, gerçek halifelik fikir ve idealini temsil eden kimseler olarak karşılandılar. Halife cuma namazların­da Hz. Peygamber’in hırka-i şerifini (bürde) giyiyordu. Etrafını, himayesi altında tuttuğu ve devlet işlerinde tavsi­ye ve görüşlerini aldığı fakihler ve di­ğer din alimleri çeviriyordu. Abbasi ha­lifeleri, yerlerini aldıkları Emevi halifeleri gibi dünyevi zihniyet ve temayülde oldukları halde, etrafa karşı dindar ve zahid görünmeyi ihmal etmiyorlardı.

Arap ve İran Etkisi

Abbasi devleti ile birlikte Araplar ve özellikle Suriyeli­ler için hakimiyet devri sona ermiş oluyordu. Böylece Arap ve mevali (Emevilerin arap olmayan müslümanlara verdikleri ad) ara­sındaki fark ortadan kalkmış. hatta mevali Araplar’a karşı üstünlük bile kazanmıştı. İhtilalin ağır yükünü omuzlarında taşıyan Horasanlılar dev­letin yüksek makamlarını paylaştılar. Hareketin lideri Ebu Müslim büyük bir nüfuz ve iktidar sahibi oldu. İlk Abbasi halifesi adeta onun gölgesinde yaşıy­ordu. Halife Mansur, Ebu Müslim’in bu hakimiyetine tahammül edemeyerek onu öldürttü. Ancak bununla devlet içindeki İran nüfuzu kırılmış  olmuyor­du. Bermeki vezir ailesi, Mansur dev­rinden itibaren uzun müddet iktidarını devam ettirdi. Bu sefer de Bermekiler devlet içinde halife kadar  kudret  sahi­bi olmuşlardı. 803 yılında Harun Reşid bir bahane ile Bermeki  ailesini  berta­raf etti. Harun Reşid’in ölümünden sonra. oğulları Emin ve Me’mun ara­sındaki hilafet mücadelesi, aynı zamanda Arap ve İranlı unsurun iktidar mücadelesi idi. Anne ve baba tarafın­dan Abbasi ailesine mensup olan Emin’i Araplar, annesi İranlı bir cariye olan Me’mun’u da İranlılar destekliyor­du. Neticede Me’mun’un galip gelmesi, Araplar’ı devlet idaresinden tamamen uzaklaştırdı.

Türk Etkisi

Me’mun, halifeliğinin ilk yıllarında Merv’de bulunduğu sürece İranlı unsu­run tesirinde kalarak kendisi için de zararlı bazı icraatta bulundu. Ancak hadiselerin hızla aleyhine gelişmesi Me’mun’u uyandırmış ve siyasetini de­ğiştirmek zorunda bırakmıştır. İlk önce Merv’den Bağdat’a gelerek idareyi biz­zat yürütmeye başladı. Merv’de bulun­duğu sırada cereyan eden hadiseler Arap ve İranlılar’a karşı güvenini sars­mıştı. Bu durumda güvenebileceği bir kuvvete ve kadroya ihtiyacı vardı. Hora­san’da bulunduğu sırada yakından tanı­ma fırsatını bulduğu Türkler, Abbasi İmparatorluğu’nda Arap ve lranlılar’ın nüfuzuna karşı çıkabilecek yegane kuv­vetti; siyasi tecrübe ve askeri kabiliyet bakımından da imparatorluk içinde bir denge unsuru olabilirlerdi.  Me’mun’un, halifeliğinin son yıllarında Türkler’i as­keri birlikleri arasına almaya başladığı ve bunu bir devlet politikası haline ge­tirdiği görülmektedir. Kaynaklar, Me-mun’un son yıllarında halife ordusu içinde Türkler’in sayısının 8000-10.000 civarında olduğunu ve kumanda heyeti­nin Türkler’den meydana geldiğini be­lirtmektedir.

Halife Me’mun’un ölümünden sonra kardeşi Mu’tasım Türkler’in desteği sa­yesinde hilafet makamına geçti. O da ağabeyi gibi çeşitli Türk ülkelerinden birlikler getirmeye devam ederek kısa zamanda ordunun büyük kısmını Türk­ler’den meydana getirdi. 836’da Sa­merra şehrini kurarak Türk birlikleriyle beraber hilafet merkezini oraya naklet­ti. Böylece 892 yılına kadar devam ede­cek olan “Samerra devri” başlamış olu­yordu. Türk kumandanları yavaş yavaş idari kadrolara da hakim olarak  devle­tin yönetiminde büyük ölçüde söz sahi­bi oldular. Halife Mütevekkil’den itibaren istediklerini halife yapıyor. istemediklerini bu makamdan uzaklaştırıyor­lardı.    Diğer taraftan halifeler de Türkler’in baskısından kurtulmak için gayret sarfediyor ve  fırsat buldukça Türk kumandanlarını öldürüyorlardı. Türkler’le halifeler arasındaki bu müca­dele, 892 yılında merkezin tekrar Bağdat’a nakledilmesine kadar devam etti. Fakat hilafet merkezinin Bağdat’a nak­ ledilmesi halifelik müessesesinin siyası nüfuzu bakımından büyük bir değişiklik meydana getirmedi. Halife Mu’tazıd devrinde kısmi bir toparlanma olduysa da onun ölümüyle durum tekrar eski haline döndü. Bu sefer de devlet erkanı arasındaki rekabet halifeliği yıpratıyor­du. Halife Razi bu duruma son vermek maksadıyla adeta halifelik yetkileriyle donattığı Muhammed b. Raik el-Haza­riyi emirü’l-ümera (Beylerbeyi) tayin etti  (936) Ancak bu tedbir de beklenilen sonucu vermedi.

Selçuklular ve Büveyhiler

Bu çekişmeler nedeniyle imparatorluk iyice parçalanmış ve halifenin sözde iktidarı, Irak’ın bir kısmıyla sınırlı kalmıştı. Abbasi hilafeti için bütün bunlardan çok daha kötü bir gelişme; 945 yılında Büveyhliler’in Bağdat’ı işgal etmeleri ol­muştur. İranlı ve Şii bir hanedan olan Büveyhliler, IX. yüzyılın ortalarına doğru Fars, Hüzistan, Kirman ve Cibal bölgele­rinde hakimiyet kurmuşlardı. Abbasi Halifesi Müstekfi, Büveyhliler’den Mu­izzüddevle Ahmed’e emfr’ül-ümeralık payesi vermek  zorunda  kaldı. Böylece Abbasi hilafeti Şii bir hanedanın baskısı altına girmiş oluyordu. Büveyhliler’in Bağdat·a hakim oldukları bir asırdan fazla zaman içinde halifeler onların kuklaları durumuna düşmüşler, bütün siyasi ve askeri otoritelerini kaybetmişlerdi. Buna karşılık Büveyhliler, merkezi hükümetin meşruiyet kaynağı ve dini lider olarak Abbasi halifelerini başta tuttular. Ancak istediklerini halife yapı­yor, istemediklerini de hiçbir zorlukla karşılaşmadan bertaraf edebiliyorlardı. Artık Bağdat İslam dünyasının bir mer­kezi olmaktan çıkmıştı. XI. yüzyılın orta­larında Büveyhliler güçlerini kaybettiler. Bu dönemde Arslan el-Besasiri Bağ­dat’a hakim olarak hutbeyi Fatımi halifesi adına okutmaya başladı. Abbasi hilafetinin resmen ortadan kaldırılmaya teşebbüs edildiği bu sıra­larda İran’da yeni bir güç ortaya çık­mıştı. Bu güç, Sünni inancı benimsemiş olan Selçuklulardı. Arslan el-Besasiri’nin hutbeyi Fatımi halifesi adına okut­ması. Selçuklular’ı harekete geçirdi. Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey, .1O55 yılın­da Bağdatı Arslan el-Besasiriden kur­tararak halifeye dini itibarını iade etti. Yarım asır kadar halifeler, Selçuklu­lar’ın siyasi hakimiyetleri altında varlıklarını devam ettirdiler. Selçuklular yalnız Bağdat’ı değil, bütün Irak ve Suri­ye’yi de Fatımi tehlikesinden kurtardılar. Aynı zamanda, başta Bağdat olmak üzere başlıca büyük şehirlerde medre­seler kurarak fikri bakımdan da Şiiler’e karşı harekete geçtiler. Ancak Büyük Selçuklu İmparatorluğu’nun taht kav­gaları sebebiyle zayıflamaya başladığı sıralarda, Abbasi halifeleri maddi ikti­darı da ele geçirmek üzere harekete geçtiler. Fakat bilhassa Halife Nasır’ın halefleri onun başlattığı siyaseti devam ettirecek kudrette olmadıkları için, Ab­basi hilafeti tekrar eski haline dönmek­te gecikmedi. 1194’te Irak Selçuklu Sultanı Tuğrul, Harizmşah Tekiş’e mağlup olunca, onun hakimiyeti altındaki ülkeler Harzemşahlar’ın eline geçti. Bu sefer de Abbasi halifeleri ile Harzemşahlar karşı karşıya geldiler. Bazı rivayetlere göre Halife Nasır, yeni rakiplerini daha tehlikeli bularak bu sırada bütün As­ya’yı kasıp kavurmakta olan Cengiz Han’dan yardım istedi. Gerçekten de Alaeddin Tekiş’ten sonra tahta geçen Harizmşah Muhammed, Abbasi hilafeti­ni ortadan kaldırmayı düşünüyordu. Ancak Moğol tehlikesi bu tasavvurun gerçekleşmesine fırsat vermedi.

Bâbek el-Hürreminin İsyanı

Abbasiler devrinde ortaya çıkan is­yanların en önemlisi geniş bir alana yayılması, devamlılığı, teşkilatlanması ve bütünlük arzetmesi bakımından. Bâbek el-Hürremrnin isyanıdır. Siyasi ve askeri sahada dikkate değer kabiliyet­lere sahip olan Babek’in taraftarlarının çoğunu köylüler teşkil ediyordu. O, büyük arazilerin taksim edileceğini va­ad ediyor ve sözünü de tutuyordu. 816 yılında Azerbaycan’da isyan bayrağını açan Babek, uzun müddet isyanını de­vam ettirmiş, üzerine gönderilen kuvvetleri mağlup ederek nüfuz alanını genişletmiş, nihayet 837 yılında Halife Mutasım’ın Türk asıllı kumandanların­dan Afşin tarafından yakalanarak idam edilmiştir.

Siyahi Kölelerin isyanı

Diğer taraftan, Zene adıyla bilinen si­yahı kölelerin 869-883 yılları arasındaki isyanı, daha çok iktisadi ve sosyal se­beplerden kaynaklanıyordu. Basra bölgesinde tuzla ve çiftliklerde çalışan bu köleler son derece güç şartlarda ha­yatlarını devam ettiriyorlardı. Hz. Ali so­yundan geldiği iddia edilen Ali b. Mu­hammed. çeşitli vaadlerle Zenciler’i ha­rekete geçirdi. isyana birbiri arkasın­dan katılan yeni gruplarla bu hareket süratle gelişti. Zenciler’in askeri hare­katı başlangıçta oldukça parlaktı. Güney Irak ve Güneybatı İran’ın önemli bölgelerini hakimiyetleri altına alıp Bas­ra ve Vasıt’ı zaptettiler. Böylece Bağ­dat’ı da tehdit etmeye başladılar. Niha­yet uzun ve çetin mücadelelerden son­ra isyan güçlükle bastırılabildi.

Karmatiler

yüzyılın başında imparatorluğun içinde bulunduğu sosyal buhran en yüksek noktasına varmıştı. Zenci isyanı­nın bastırılmasına rağmen etkileri hala devam ediyor ve İsmaili mezhebine ait fikirler süratle yayılıyordu. 901-906 yıl­ları arasında, Karmatiler adıyla bilinen bir gruba mensup silahlı ismaili çeteleri Suriye, Filistin ve el-Cezire’yi yağmaladılar. Bahreyn bölgesindeki Karmati ha­reketi çok daha tehlikeli bir şekilde ge­lişiyordu. Merkez Ahsa’da 20.000 kadar silahlı kişinin yaşadığı söyleniyordu. Karmatiler süratle kuzeye doğru ilerle­yerek Küfe’yi yağma ettiler. 929’da Mekke’yi işgal ederek Hacerülesved’i Ahsa’ya götürdüler ve ancak yirmi yıl sonra tekrar yerine konulabildi.  Ayrıca Suriye’de büyük karışıklıklara sebebiyet verdiler. Karmatiler’in Bahreyn’deki hakimiyetleri XI. yüzyılın sonlarına ka­dar devam etmiştir.

ABBÂSÎ HALİFELERİ

  1. Ebü’l-Abbas es-Seffâh                      132   (750)
  2. Ebû Ca’fer el-Mansûr                         136   (754)
  3.  Muhammed el-Mehdî                       158   (775)
  4. Mûsâ el-Hâdî                                        169   (785)
  5.  Hârûnürreşîd                                        170   (786)
  6. El-Emîn                                                   193   (809)
  7. El-Me’mûn                                             198   (813)
  8. El-Mu’tasım-Billâh                              218   (833)
  9. El-Vâsik-Billâh                                      227   (842)
  10. El-Mütevekkii-Alellah                         232   (847)
  11. El-Muntasır-Billâh                               247   (861)
  12. El-Müstaîn-Billâh                                248   (862)
  13. El-Mu’tez-Billâh                                   252   (866)
  14. El-Mühtedî-Billâh                                255   (869)
  15. El-Mu’temid-Alellah                           256   (870)
  16. El-Mu’tazıd-Billâh                               279   (892)
  17. El-Müktefî-Billâh                                289   (902)
  18. El-Muktedir-Billâh                              295   (908)
  19. El-Kâhir-Billâh                                     320   (932)
  20. El-Râzî-Billâh                                       322   (934)
  21. El-Müttakî-Lillâh                                 329   (940)
  22. El-Müstekfî-Billâh                               333   (944)
  23. El-Mutî’-Lillâh                                      334   (946)
  24. El-Tâi’-Lillâh                                          363   (974)
  25. El-Kâdir-Billâh                                     381   (991)
  26. El-Kâim-Biemrillâh                            422   (1031)
  27. El-Muktedî-Biemrillâh                      467   (1075)
  28. El-Müstazhir-Bil!âh                            487   (1094)
  29. El-Müsterşid-Billâh                            512   (1118)
  30. El-Râşid-Biliâh                                     529   (1135)
  31. El-Muktefî-Liemrillâh                        530   (1136)
  32. El-Müstencid-Billâh                           555   (1160)
  33. El-Müstazî-Biemrillâh                       566   (1170)
  34. El-Nâsır-Lidînillâh                               575   (1180)
  35. El-Zâhir-Biemrillâh                             622   (1225)
  36. El-Müstansır-Billâh                            623   (1226)
  37. El-Müsta’sım-Billâh                           640 – 656 (1242 – 1258)

Abbasiler devrinde fetih amaçlı sa­vaşlara pek az rastlanmaktadır. Yeni hanedan zaten çok genişlemiş olan sı­nırları daha da genişletmek yerine, içerde refahı sağlama yoluna gitmiş ve bunda da oldukça başarılı olmuştur. Bununla birlikte ihtilali takip  eden bir­ kaç yıllık bir sükünet devresinden son­ra Bizans’a karşı gazalar yeniden başla­mış ve Bizans İmparatorluğu ile müca­deleye devam edilmiştir. Halife Mansur zamanında Anadolu’ya küçük çapta akınlar yapılıyordu. Üçüncü Abbasi Hali­fesi Mehdi, İslam devletindeki iç karı­şıklıklardan faydalanmak isteyen Bi­zans imparatorluğu’na bir ders vermek maksadıyla 782 yılında İstanbul’a bü­yük bir sefer düzenledi. Oğlu Haran ku­mandasındaki İslam ordusu Üsküdar’a kadar gitti ve Kraliçe İrene’yi yıllık vergi ödemek şartıyla barış yapmaya mecbur ederek geri döndü. Halife Harun­ Reşid, Tarsus’tan başlayarak Malatya’ya kadar uzanan sınır hattını yeniden teş­kilatlandırdı. Kaleleri tamir ve tahkim ettirdi. Buralara ülkenin çeşitli bölgele­rinden gelen gönüllüler yerleştirilerek akınlara hız verildi. Hatta bu sınır kale­lerini Avasım adı verilen yeni bir vilayet haline getirdi. Halife Me’mun,  hilafeti­ nin son yıllarında Bizans’a karşı 830- 833 arasında bizzat kendisinin de katıl­dığı üç sefer düzenledi. Orta Anado­lu’da Tyana (Tuana) zaptedilerek şehre müslüman nüfus iskan edildi. Bu hareketinden, onun Anadolu’yu fethetmek niyetinde olduğu anlaşılmaktadır.

Abbasiler devrinde Bizans’a karşı dü­zenlenen seferlerin  en  büyüğü  Mu’ta­sım tarafından yapılmıştır. 838 yılında büyük bir ordu ile Anadolu’ya giren Mu’tasım, Ankara üzerinden yürüyüp bugünkü Afyon yakınlarında  bulunan  ve o zaman Anadolu·nun en büyük şehirle­ rinden biri olan Ammüriyye·yi (Amorion) muhasara ederek zaptetti. Halife Mu’ta­ sım’dan sonra Bizans cephesindeki as­keri harekatın hızını kaybettiği görül­mektedir. Diğer taraftan lX. yüzyılın ortalarından itibaren Abbasi hilafetinin zayıflaması, Suriye ve el-Cezire’de yeni devletlerin ortaya çıkması üzerine, mücadeleler bu devletlerle Bizans ara­sında cereyan etmeye başlamıştır. Bil­hassa Hamdaniler’den Seyfüddevle’nin gazaları büyük  bir  önem  taşımaktadır. Bu sırada Türkistan ve Hazar cephesin­de birkaç sınırlı harekat dışında tam manasıyla bir sukünet  hüküm  sürüyor­du.   Abbasiler,   hilafet   merkezinin  çok uzakta olması sebebiyle Akdeniz’e daha az ilgi gösteriyorlardı. Fakat Mısır ve Kuzey Afrika’da kurulan devletler,  bir­kaç asır boyunca Akdeniz’de hakimiyet­lerini devam ettirdiler.  Mesela  Ağlebiler, 825-878 yılları arasında Sicilya’nın fethini tamamlayarak burada parlak bir fikir hayatının gelişmesine zemin hazırladılar.

MISIR ABBÂSİ HALİFELERİ

  1. El-Müstansır-Billâh EbüT-Kâsım Ahmed                         659 (1261)
  2. El-Hâkim-Biemrillâh Ebü’l-Abbas Ahmed (I)                  660 (1261)
  3. El-Müstekfî-Billâh Ebü’r-Rebî” Süleyman (I)                  701 (1302)
  4. El-Vâsik-Billâh Ebû İshak İbrâhim                                     740 (1340)
  5. El-Hâkim-Biemrillâh Ebü’l-Abbas Ahmed(I I)                 741 (1341)
  6. El-Mu’tazıd-Billâh Ebü’l-Feth Ebû Bekir                          753 (1352)
  7. El-Mütevekkil-Alellah Ebû Abdullah (1. hilâfeti)            763 (1362)
  8. El-Mu’tasım-Billâh Ebû Yahyâ Zekeriyyâ (1.hilâfeti)    779 (1377)
  9. El-Mütevekkil-Alellah Ebû Abdullah (2. hilâfeti)            779 (1377)
  10. El-Vâsik-Billâh Ebû Hafs Ömer                                        785 (1383)
  11. El-Mu’tasım-Billâh Ebû Yahyâ Zekeriyyâ (2. hilâfeti) 788 (1386)
  12. El-Mütevekkil-Alellah Ebû Abdullah (3. hilâfeti)         791 (1389)
  13. El-Müstaîn-Billâh Ebü’l-Fazl el-Abbâs                         808 (1406)
  14. El-Mu’tazıd-Billâh Ebü’l-Feth Dâvûd                            816 (1414)
  15. El-Müstekfî-Billâh Ebü’r-Rebî’ Süleyman(I I)              845 (1441)
  16. El-Kâim-Biemrillâh Ebü’l-Bekâ Hamza                        855 (1451)
  17. El-Müstencid-Billâh Ebü’l-Mehâsin Yûsuf                  859 (1455)
  18. El-Mütevekkil-Alellah Ebü’l-‘İz Abdülazîz                    884 (1479)
  19. El-Müstemsik-Billâh Ebü’s-Sabr Ya’küb (1. hilâfeti) 903 (1497)
  20. El-Mütevekkil-Alellah Muhammed (1. hilâfeti)          914 (1508)
  21. El-Müstemsik-Billâh Ebü’s-Sabr Ya’küb (2. hilâfeti) 922 (1516)
  22. El-Mütevekkil-Alellah Muhammed (2. hilâfeti)          923 (1517)

Abbasi  Halifesi  Harun Reşid   ile Frank Kralı Büyük Kari (Charlemagne) arasında lX. yüzyılın başlarında kurulan dostane  münasebetler  her   iki   tarafın da karşılıklı menfaatlerinden kaynaklanıyordu. Büyük  Kari, Harun Reşid’i ken­di  düşmanı  Bizans’a   karşı   muhtemel bir müttefik olarak düşünüyor, Harun Reşid de onu İspanya’da kudretli ve müreffeh bir devlet kurmaya  muvaffak olan rakibi Endülüs Emevileri’ne karşı kullanmak istiyordu. Bu gaye ile  başla­yan  münasebetler,  Batılı  tarihçilere göre; karşılıklı gönderilen elçiler ve he­diyelerle geliştirilmiştir. Hatta Harun Reşid’in gönderdiği hediyeler  arasın­da tuhaf ve dikkati çeken bir saatin bulunduğu da zikredilmektedir. Batı kaynaklarında, 797-806 yılları arasında kurulduğu   belirtilen   bu münasebetler hakkında İslam kaynaklarında hiçbir bilgi bulunmamaktadır.

Diğer taraftan Moğollar Cengiz Han idaresinde Çin’e karşı yaptıkları başarılı akınlardan sonra, 1218 yılından itiba­ren batıya yönelerek İslam dünyasını istila etmeye başladılar. Harzemşahlar Devleti’nin ortadan kaldırılmasından sonra İran ve lrak’ta Moğollar’ın karşı­sında  duracak  kuvvet  kalmamıştı. Moğollar Semerkant, Buhara, Taşkent, Harizm, Belh gibi şehirleri yerle bir ederek batıya doğru ilerliyorlardı. Cen­giz Han’dan sonra da Moğol istilası de­vam etti. Onun torunlarından Hülagü, İran’da son mukavemetleri kırarak 1258 yılının Ocak ayında Bağdat önleri­ ne geldi ve şehri kuşattı. Bağdat Mo­ğollar’a karşı dayanacak güçte değildi. Barış teşebbüslerinden de hiçbir olum­lu sonuç alınamayınca son Abbasi Hali­fesi Müsta’sım devlet erkanı ile birlikte teslim olmak mecburiyetinde kaldı. Hülagü, teslim olanların hepsini idam ettirdi, beş asırdan beri İslam dünyası­nın başşehri durumunda olan Bağdat tahrip edildi. Bütün İslam şehirlerinde olduğu gibi Bağdat’ta da dünya tarihin­de eşine pek az rastlanır cinayetler işlendi, bütün medeni müesseseler yerle bir edildi. Camiler ahır haline  getirildi kütüphaneler tahrip edildi, kitaplar ya­kıldı ve Dicle nehrine atıldı. Moğollar’ın Bağdat’ı işgalleri İslam tarihinde büyük bir felaket olarak kabul  edilmektedir. Bu felaket siyasi sahadan ziyade mede­niyet sahasında olmuş ve bu tarihten itibaren İslam medeniyeti duraklamaya ve gerilemeye başlamıştır. 750-1258 yılları arasında hüküm sü­ren Abbasiler, İslam tarihinde Osmanlı­lar’dan sonra en uzun ömürlü hanedan­dır.  İslam  medeniyeti  en  parlak devrini bu hanedan zamanında yaşamıştır. Ab­basiler uzun müddet siyasi sahada hakimiyeti ellerinde tutmuşlar ve bir iki fasıla hariç, son günlerine kadar İslam dünyasının manevi liderliğini de sürdürmüşlerdir. Abbasi hilafetinin İslam tari­hinde olduğu kadar dünya tarihinde de büyük  bir  yeri vardır.

2)MEDENİYET TARİHİ

İdari ve Siyasi Teşkilat

Emeviler devrindeki gelişmelerin ar­dından Abbasiler devrinde halife mut­lak bir hükümdar. Halifelik de verasete dayalı bir hükümdarlık şeklinde devam etti. Veliahtlık müessesesi de pratikte halifeliği Abbasi ailesinin elinde tutabil­mek gayesiyle muhafaza edildi. Halife­nin kudret ve kuvvetinin kaynağı  ilahi bir temele dayanıyordu. Abbasi halifele­ri artık “Halifetü Resulillah” yerine “Ha­lifetullah” ve “Zillullah fi’l-arz” unvanla­rını taşımaya başlamışlardı. Hulefa-yi Raşidin ve Emevi halifelerine adlarıyla hitap edilir ve huzurlarına rahatlıkla gi­dilirken, Abbasi halifeleri bir saray hiye­rarşisinin teşrifatı ve  debdebesiyle halktan ayrılmışlardı. Halife nazarı  ola­rak şeriatın bütün hükümlerine uymak mecburiyetinde olmakla birlikte uygu­lamada hiç de böyle değildi. Hilafet düzenli askeri kuvvetlere dayanıyor ve iktidarını ücretli bürokrasi ile yürütü­yordu. Abbasiler’le birlikte  devlet  teşkilatın­ da bazı yeni müesseseler ortaya çık­mıştır. Bunların başında Sasaniler’den alınan bir müessese olarak vezaret gel­mektedir. Vezir, halifenin vekili ve idari teşkilatın başı idi. Halifeden  sonra  gelen en önemli icra organı olması dolayı­sıyla geniş yetkilere sahipti. Zaman za­man “mezalim mahkemeleri”ne baş­kanlık eder, savaşlara karar verir, hazi­neden gerekli gördüğü harcamaları yapar, valileri tayin ve azledebilirdi. Ab­basiler’de iki çeşit vezirlik vardı:  Ve­zaret-i tefviz, vezaret-i tenfiz. Birinci gruptaki vezirler tam  ve sınırsız yetkile­re sahipti, halifenin naibi sıfatıyla  da hilafet  mührünü   taşırdı.   Harun Reşid ve oğullarının vezirliğini yapmış olan Bermekiler, vezaret-i tefvize güzel bir örnek teşkil  eder.  İkinci  gruptaki  vezir­ler ise sadece yürütme (icra) ile ilgili yetkilere sahip olup halifenin verdiği emirleri yerine getirmekle  mükellefdi­ler. Bu bakımdan yetkileri sınırlıydı. Bu gruptaki vezirler genellikle  mahir  katip­ler, basiretli ve parlak zekalı kişiler ara­sından seçilirdi. Halifeler önemli işlerde ve tayinlerde onlara da  danışırdı. Vezir­ler  tavsiye  ettikleri  kişilerin   hataların­dan sorumlu tutulurlardı, onların yanlış hareketleri vezirlerin cezalandırılmalarına ve hatta azillerine sebep olurdu. Merkezi idare, vezirlerin başkanlığında birçok divan, yani vezirliklerden meyda­na  geliyordu.
Divanü’l-harac, Divanü beyti’l­ mal: Devletin  çeşitli mali işlerini yürüten divanlar

Diva­ nü dari’d-darb: Para basma işlerini yürüten divan  

Di­ vanü’l-ceyş (Dıvanü’l-cünd): Askeri işlere bakan divan

Divanü’r-resail, Diva­ nü’t-tevki’, Divanü’l-hatem: Resmi yazış­maları yürüten divan

Di­ vanü’l-berid: Posta ve gizli istihbarat hizmetlerini yürüten divan

Divanü’l-meza­ lim: İdari haksızlıkların ve adli hataların görüşüldüğü divan

Bunlar divanların en önemlileridir. Başkent ve diğer büyük şehirlerde asayiş şurta teşkilatı tarafından sağla­nırdı. Başlangıçta adli teşkilata bağlı olarak çalışan şurta teşkilatı, sanıkları yakalayıp sorguya çekme ve suçu sabit olanlar hakkında verilen cezayı infaz et­mekle görevli bir daireydi. Zamanla suçluları takip edip cezalandıran müs­takil bir daire olarak faaliyette bulunan bu kuruluşun başında genellikle nüfuz­lu ailelerden seçilen ve sahibü’ş-şurta denilen bir amir vardı. Her şehirde em­niyet ve huzuru sağlamakla görevli bir askeri birlik bulunur ve bu birlik sahi­bü’ş-şurtaya vekalet eden bir kuman­danın emrinde çalışırdı. Sahibü’ş-şurta­lar valiler tarafından tayin ve azledilirdi. Merkez teşkilatındaki diğer bir önemli memuriyet de hacibliktir. Haciblik halifeyi  suikastlara  karşı  korumak ve halkın önemli işlerle uğraşan halifeyi meşgul etmelerini önlemek için kurul­muştu. Bundan dolayı halifelere, halkın kendileriyle görüşmesi için belli vakitler ayrılmış ve salonlar tahsis edilmiştir. Abbasiler zamanında ortaya çıkan di­ğer bir müessesede. 936 yılında Halife Razi tarafından kurulan emirü’l-üme­ra’dır. Bu müessese halifelerin siyasi otoritelerinin zayıflaması üzerine, devlet erkanı arasında ortaya çıkan iktidar mücadelesine son vermek maksadıyla kurulmuştur. Emirü’l-ümera geniş yet­kilere sahip olup adı hutbe ve sikkeler­ de halifenin isminden sonra geçmekteydi. 936-945 yılları arasında İbn Rai Beckem ve Tüzün adlı üç Türk bu ma­kamda bulunmuştur. Büveyhliler Bağdat’ı işgal ettikleri zaman onlar da emirü’l-ümera unvanını aldılar. Abbasiler’de idare merkeziyetçi bir karaktere sahipti. Eyaletler vali ve emir tarafından idare edilirdi. Mali işlerden sorumlu olan sahibil’l-harac ve amiller de yönetimde valilere yardımcı olurlar­’dı. Nazari olarak valilerin başlıca görev­leri şunlardı:

  • Orduları hazırlamak
  • Stra­tejik yerlerde iskan edip her türlü ihti­yacı sağlamak
  • Orduyu savaşa hazır bulundurmak
  • Hukuki meselelerle ilgilenmek
  • Zekat ve vergi toplamak
  • Cihad ve ganimetlerin taksimiyle ilgilenmek
  • Bid’at ve hurafelerle mücadele etmek
  • Cezaların infazını sağlamak
  • Cuma na­mazlarında imamlık yapmak
  • Hac işleri­ni düzenlemek.

Hilafet merkezinden uzak eyaletlere hanedana mensup kişiler veya son derece güvenilir kumandanlar tayin edilir­di. Ancak bu göreve tayin edilen ku­mandanlar zamanla Bağdat veya Samerra’da oturmayı tercih ederek yer­lerine naibler göndermeye başladılar. Merkezi otoritenin zayıflaması üzerine bu valiler veya vekilleri bağımsızlıklarını ilan ettiler. İfrikiyye’de Ağlebiler, Mı­sır’da Tolunoğulları ve İhşidiler. Azer­baycan’da Sacoğulları, horasan’da Tahi­riler, Maveraünnehir’de Samanner bu şekilde kurulmuşlardır. Abbasiler zamanında nazari olarak iki çeşit valilik vardı: İmaret-i amme (istikfa umumi va­lilik) ve imaret-i hassa (husus, valilik). Bölge valiliği Abbasi Devleti’nin en önemli makamlarından biriydi. Bununla birlikte valilerin otoritesi, şahsi  kabili­yet ve başarısı, halifenin güçlü veya zayıf oluşu ve nihayet kendisinin başkentten uzaklığıyla yakından ilgili bulun­duğundan, valinin “umumi” veya “husu­si” olarak ayrılması tamamen nazari­ yatta kalmıştır. Valiler, vezirlerin tavsi­yeleriyle tayin edildiği için, kendilerini halifeye arz ve takdim eden vezirler iş başından uzaklaştırılınca genellikle vali­ler de görevden alınırlardı. Abbasiler’in ilk devirlerindeki başlıca eyaletler şun­lardı: İfrikiyye, Mısır, Suriye ve Filistin, Hicaz ve Yemame, Basra, Sevad (Irak), El-Cezire, Azerbaycan, lrak-ı Acem (Ci­bal), Hüzistan, Fars, Kirman, Mukran, Sicistan (Sistan), Kuhistan, Kumis, Ta­beristan, Cürcan, Horasan, Harizm, Fer­gana. Şaş (Taşkent). Suğd (Buhara, Se­merkant).

Askeri Teşkilat

İdari, mali ve kazai işleri Divanü’l-ceyş tarafından yürütülen Abbasi ordusunun temelini murtazıka (ücretli) denilen ni­zamı ve daimi statüdeki muvazzaf as­kerler teşkil etmekteydi. Bunlar askeri hizmet karşılığında devlet bütçesinden maaş alırlar ve her türlü ihtiyaçları devlet tarafından karşılanır­dı. Bunların yanında cihad davetine uyarak kendi istekleriyle orduya katı­lan, zekat ve ganimetten pay alan ikinci bir  grup  daha  vardı  ki  bunlara mutatavvıa (gönüllü) denilirdi, kendilerine hazineden herhangi bir  ücret veya  ma­aş ödenmezdi. Bu gönüllü kıtalar arasında bedeviler olduğu gibi köy, kasaba ve şehir halkı da vardı.

Abbasi ordusu beş gruptan olu­şuyordu:

1.Başşehirde bulunan ve doğ­ rudan halifeye bağlı olarak görev yapan muhafız birliği (haresü’l-hafffe).

2.Bü yük devlet adamlarının emrinde görev yapan birlikler.

3.Vilayetlerde bulunan kuwetler.

4.Avasım ve suğur adı verilen sınır garnizonlarındaki birlikler.

5.Yardımcı kuvvetler.

Abbasi ordusunda görev alan muha­rip sınıflar da şunlardı: Müşat veya rec­cale (kılıç-kalkan ve mızrakla donatılmış piyade birlikleri), fürsan (miğferli ve zırhlı olup mızrak ve savaş baltaları taşıyan süvari birlikleri). rumat (okçular). nef­fatün (neft ateşi atmakla görevli birlik­ler). mühendisler (kuşatma silahlarının yapımı ve onarımıyla ilgili teknik eleman­lar). İstihkam (marangoz ve duvarcı gibi çeşitli zanaat erbabından oluşan birlikler).

Ordu savaş sırasında beşli tertibi (el­ hamis) esas alırdı. Kalbü’l-ceyş (merkez­ de başkumandanın emrinde görev yapan birlikler), meymene (sağ kanat),  meysere (sol kanat), tana (mukaddeme) zırhlı ve miğferli süvarilerden oluşan öncü birliği, saka (artçılar), savaşlarda kullanılan başlıca silah, araç ve gereçler de kılıç, ok, yay, hançer. mızrak. topuz. balta. kalkan, zırh. miğfer, dikenli tel, merdiven, mancınık, arrade ve deb­-babeden  ibaretti.

Ordudaki rütbeler özellikle Türk birliklerinin hilafet ordusunun saflarına katılmasından sonra bazı de­ğişiklikler olmuş ve Türkler’deki onlu sistem esas alınmıştır. Buna göre arif 1O askere, halife 5O askere, nakib 100 askere, kaid 1000 askere, emir 10.000 askere kumanda ediyordu. Başlangıçta sırasıyla Araplar, İranlılar, Türkler. Zen­ciler ve Berbenler’den teşekkül eden ordunun etnik yapısında zamanla büyük değişiklikler oldu. Araplar idari kadro­larla birlikte ordudaki etkinliklerini de kaybedince. Halife Me’mün devrinden itibaren ordudaki üstünlük yavaş yavaş Türkler’in eline geçmeye başladı ve bu durum Büveyhiler’in Bağdat’ı işgalleri­ ne kadar devam etti. Abbasiler kara kuvvetlerine olduğu kadar deniz kuvetlerine ve denizciliğe de büyük önem vermişlerdir. Muhtelif şehirlerde kurdukları tersanelerde Bi­zans gemilerinden daha büyük gemiler inşa etmişlerdir. Her gemide bir subay bulunur ve askerlerin eğitimiyle yakın­dan ilgilenirdi. Devlet deniz savaşları için  lüzumlu  her  türlü  araç,  gereç ve mühimmatı temin ederdi. Donanma ku­mandanlarına emirü’l-ma’ (veya emi­ rü’l-bahr) denilirdi. Bu kelime Batı dille­rine admiral-amiral şeklinde geçmiştir.

Adli Teşkilat

Adliye teşkilatı mahkeme, mezalim mahkemeleri ve hisbe teşkilatından oluşurdu. Abbasi halifeleri kazai yetkilerini fakihler arasından seçilen kadılar vasıtasıyla icra ederlerdi. Başlangıçta eyaletlerdeki kadılar vali tara­fından tayin ediliyordu. Ancak daha sonra halifeler merkezde veya eyalet­lerde kendi adlarına görev yapacak ka­dıları bizzat tayin etmeye başladılar. Harun Reşid devrinden itibaren ise kadılkudathk (başkadılık) müessesesi ihdas edildi ve bu göreve ilk olarak İmam Ebu Yusuf getirildi. Bu tarihten sonra kadılar başkentte oturan kadıl­kudat tarafından tayin edilmeye baş­landı. İlk dönemlerde her vilayette bir kadı bulunurdu. Irak kadısı Hanefi mez­hebine, Suriye ve Kuzey Afrika kadısı Maliki mezhebine, Mısır’daki kadı da Şafii mezhebine göre hüküm verirdi. Daha sonra her vilayete dört mezhebi temsilen kadılar tayin edildi. Zaman za­man halifelerin kadıları kendi istekleri doğrultusunda hüküm vermeye zorla­maları sebebiyle bazı fakihler kadılık görevini kabul etmemişlerdir. Nitekim İmam-ı Azam Ebu Hanife, Halife Man­sur’un kadılık teklifini reddetmişti. Ka­dının başlıca vazifeleri davalara bak­mak, yetimleri, mecnunları ve henüz er­ginlik çağına ulaşmamış çocukları ko­ruyup gözetmek, bunlara veli ve vasi tayin etmek. Vakıflarla ilgilenmek ve şer’i kanunları ihlal edenleri cezalandır­maktan ibaretti. İlk dönemde davalara mescidde bakılırken Halife Mu’tazıd bu uygulamayı yasaklamıştır. Kadılar du­ruşma sırasında siyah cübbe giyer, uzun bir başlık üzerine siyah sarık sa­rarlardı.

Mezalim mahkemeleri: Mevki ve nü­fuz sahibi kişilerin zulüm ve haksızlıklarına mani olmak gayesiyle kurulmuş bir müessesedir. Kadıların bakmaktan aciz kaldıkları bu davalara sahibü’l-mezalim veya kadı’l-mezalim denilen görevliler bakar, halife veya vali adına hüküm ve­rirlerdi. Bunların çok geniş yetkileri var­dı. Zaman  zaman halife  ve valiler de mezalim mahkemelerine başkanlık ederlerdi. Bu mahkemelerdeki duruş­malarda muhafızlar, kadılar, fakihler, katipler ve şahitlerden müteşekkil beş grup görevlinin mutlaka hazır bulunması gerekirdi.

Hisbe: Muhtesibin başkanlığında faa­liyet gösteren hisbe teşkilatının esas görevi iyiliği yaymak ve kötülükten vaz­geçirmek (emir bi’l-ma’rıl.f nehiy ani’l-münker*) idi. Bu temel prensibe bağlı olarak toplumda sosyal huzuru sağlamaya yönelik pek çok işle meşgul olan muhtesip genel ahlak, asayiş bazan da süratle sonuçlandırılması ge­reken davalarla ilgilenir ve zaman za­man kuvvet kullanarak meseleleri hal­lederdi. Bunun dışında çarşı ve pazarla­rı, ölçü ve tartı aletlerini, gıda maddele­rini kontrol eder, borçluların borçlarını vaktinde ödemelerini sağlar, komşular arasındaki ihtilafları çözmeye çalışırdı. İbadetlerin ve dini vecibelerin yerine getirilmesine nezaret eder. Bu  görevle­rini ihmal edenleri cezalandırırdı. Sokak ve caddelerin temiz tutulmasını temin etmek, çeşitli işlerde insanlara ve hatta hayvanlara  kötü muamelede  bulunanla­rı cezalandırmak gibi daha birçok iş muhtesiplerin  görevleri arasındaydı.

İlim ve Kültür Hayatı.

Mescid ve camilerin İslam eğitim ve öğretim tarihinde önemli bir yeri  var­dır. Camiler hem ibadethane hem birer eğitim ve öğretim müessesesi olarak kullanılmışlardır. Zengin kitap koleksi­yonlarına sahip olan camiler bu önemli fonksiyonlarını Abbasiler’in ilk devirle­rinde de devam ettirmişlerdir. Camile­rin dışında yüksek öğretim alanında ilk meşhur müessese, Halife Me’mün (813-833) tarafından Bağdat’ta kurulan Beytülhikme’dir. Cündişapur Akademisi örnek alınarak kurulan  bu  müessese, bir tercüme merkezi olarak faaliyette bulunmasının yanı sıra bir akademi ve halka açık kütüphane olarak da hizmet veriyordu. Hizanetülhikme ve hizane­tülkütüb denilen kütüphaneler de birer eğitim müessesesi olarak kabul edilebilir. Fakat gerçek manada ilk yüksek öğretim müessesesi, hiç şüphesiz, meş­hur Selçuklu veziri Nizamülmülk’ün Bağdat’ta kurduğu ( ı 065-1067)  Niza­miye  Medresesi’dir.  Bu  medrese  İslam tarihinde ilk çekirdek üniversiteyi oluş­turmuştur. Nizamiye medreselerinde öğrencilerin yeme içme ve barınma ihti­yaçları ücretsiz karşılanırdı. Bağdat Ni­zamiye Medresesi Avrupa’da  kurulan ilk üniversitelere de örnek olmuştur. Nizamülmülk’ün gayretleriyle kurulan bu ilk medreseyi  diğerleri  takip  etmiş ve VI. (XII.) yüzyılda Bağdat’taki medrese sayısı otuza varmıştır. Daha sonra Halife Müstansır da (1226-1242) Müs­tansıriyye adıyla meşhur bir medrese kurdu. Burada dört mezhep için ayrı bölümler tahsis edilmişti. Her bölümde bir müderris ve yetmiş beş öğrenci var­dı. Ayrıca bir de hekimi bulunan med­reseye hizmet veren bir kütüphane, hamam ve aşevi bulunuyordu. Adı geçen medreselerle birlikte ülkenin diğer şe­hirlerinde kurulan medreseler de  eği­tim ve öğretim faaliyetlerini 1258’deki Moğol istilasına kadar verimli bir şekil­de sürdürmüşlerdir. Abbasiler devrinin ilk zamanları,  İslam kültür ve medeniyetine damgasını vuran çok önemli bir çağdır. İslam dün­yasında çeşitli  müesseseler  ve  ilimler bu  devirde  şekillenmiş.  zamanla gelişerek modern Avrupa medeniyetinin doğ­masında da etkili olmuştur. İslam dünyasında filolojik, dini, sosyal ve tabii ilimler sahasındaki ilk çalışmaların bir kısmı Emeviler devrinde başlamış ol­makla birlikte bu çalışmaların sistemli bir şekilde ele alınarak müstakil birer ilim dalı haline gelmesi Abbasiler dev­rinde olmuştur.

Dil ve  Edebiyat.

Abbasiler devri Arap dili ve edebiyatı alanlarındaki  çalışmalar bakımından çok verimli geçmiştir. Önceleri Kur’an-ı Kerim ve hadisin inceliklerini anlamak gayesiyle başlayan filolojik ve edebi araştırmalar zamanla  müstakil  birer ilim halini  almıştır.  Çeşitli  dilciler Arap kabileleri arasında dolaşarak Arap edebiyatına esas teşkil edecek malze­meyi toplayıp tespit etmeye başlamış­lardı. Bu çalışmaları ve sonuçlarını şiir, şiir nevileri,  kompozisyon  ve  hikaye türü, sözlük çalışmaları, dil (nahiv), edipler, antoloji yazarları ve tabakatki­ tapları ile ilgili çalışmalar şeklinde ele almak  mümkündür.

Gerek Kur’an ve hadislerdeki bazı ke­limeleri anlamak, gerekse bunların gra­mer ve sentakslarını kavramak için önemli bir kaynak olan şiir; konu ve şe­kil bakımından Cahiliye ve Emevi devri şiirinden farklı olmamak ve hatta büyük ölçüde ona dayanmakla birlikte, özellikle edebi sanatlar bakımından büyük bir gelişme göstermiştir. İslami ilimlerin temelini oluşturan Kur’an ve hadisle ilgili çalışmalara bağlı olarak, sözlük çalışmaları da bu devirde başlamıştır. Önceleri, muhtelif konulara ve çeşitli eşyaya dair, rastgele toplanıp açıklanan kelimeler ilk defa Ham b. Ah­med el-Ferahidi tarafından Kitfibü’l­ cayn· adlı eserde belli bir sistem içinde bir araya getirildi. Ham b. Ahmed’in başlattığı bu hareket kendisinden son­ra değişik sistemlerle geliştirildi ve çok değerli sözlükler ortaya konuldu.

İçtimai ve İktisadi

Abbasiler’de İslam toplumu genel olarak havas ve avam denilen iki tabakadan oluşuyordu; Halifenin yakınları, vezirler, emirler, kadılar, alim ve edip­lerle katipler birinci tabakaya mensup­tu. Esnaf ve sanatkarlar. çiftçiler, askerler, köleler ve diğer gruplarda ikin­ci sınıfı teşkil ediyordu. Çok geniş bir alana yayılmış olan Abbasi halifeliğinin sınırları içinde başta Araplar, İranlılar ve Türkler olmak üzere muhtelif ka­vimlere ve çeşitli mezheplere mensup insanlar yaşamaktaydı. Zaman zaman etnik unsurlar arasında çatışmalar çık­tığı gibi mezhepler arasında da kavga ve mücadeleler eksik olmazdı. Bu olay­lar sırasında pek çok kişi öldürülür. dükkanlar yağmalanır. evler yakılıp yı­kılırdı. Savaş esirlerinden meydana gelen köleler toplumun önemli bir bölümünü teşkil ederdi. Kölelerin çoğu Slav, Rum ve Zenci idi. Mısır, Kuzey Afrika ve Ku­zey Arabistan köle ticaretinin en önemli pazarlarıydı. Sosyal sınıflardan biri de yahudi ve hıristiyanlardan olu­şan   zimmilerdi. Bunlar   devletin   hi­ mayesinde geniş bir din hürriyetiyle rahat bir şekilde yaşıyor ve ibadetlerini yapabiliyorlardı. Refahın artmasına paralel olarak lüks ve konfor da artmış, muhteşem köşk ve saraylarda eğlence ve müsiki meclisleri tertip edilmeye başlanmıştı. O devrin meşhur musikişinasları arasında  İbra­him el-Mavsıli, Zübeyr b. Dihman, Ganevı, İbn Cami, Zelzel ve Miskin el-Medeni sayılabilir. Müsiki sahasında yazılan eserlerin en meşhuru, Ebü’l-Ferec el­ İsfahaninin Kitabül-Egani’sidir. Halife, vezir ve diğer devlet adamları saray ve köşklerde, halk ise tek katlı evlerde ya­şıyorlardı. Kerpiç, tuğla. kireç ve alçı kullanılarak yapılan evlerin tavanı  hur­ma lifleri ve ağaç dallarıyla örtülürdü. Zenginlerin evleri harem, selamlık ve hizmetçi odalarından oluşuyordu. Bu evler genellikle bir bahçe içinde yapılır, duvar ve tavanları mozaikler ve renkli resimlerle süslenirdi. Halifelerin  saray­ları ise geniş köşkler, kubbeler. revaklar ve asma bahçelere sahipti. Saray çevreleri giyim kuşam konu­sunda daha çok Sasani etkisinde kal­mış, böylece İran kıyafeti Abbasi sarayı­nın resmi kıyafeti olmuştu. Halifeler kıymetli mücevherle süslü bir kuşak, si­yah bir külah giyer ve sarık sararlardı. Valiler ve asilzadeler de halifeyi taklit ederlerdi. Halifeler merasimlerde siyah veya menekşe renginde dizlere kadar uzanan bir hırka giyerlerdi. Yüksek ta­bakanın günlük kıyafeti geniş kaftan, fistan, gömlek, ferace, ceket ve külah­tan oluşuyordu. Halk ise fistan, gömlek ve uzun ceket giyiyordu. Kadınların elbi­sesi genellikle geniş bir çarşaftan ve boyundan yırtmaçlı uzun bir gömlekten ibaretti.

Dini bayramlara büyük önem verilirdi. Halifeler her iki bayramda da bayram namazlarını kıldırır ve yapılan törenlere katılırlardı. Sarayda İran nüfuzu giderek artınca eski İran bayramları Nevroz, Mihrican ve Ram günleri de törenlerle kutlanmaya başlandı. Halifeler cuma ve bayram namazlarıyla diğer merasimlere hilafet alayı ile giderlerdi. Halife bu alaylarda siyah bir kuşak bağlar ve üze­rine siyah bir kürk alırdı. Başına uzun bir külah geçirir, elinde de Peygamber’in kılıcını taşırdı.

Abbasiler’in iktidara gelmesiyle mey­dana gelen değişiklikleri İslam  devleti­nin iktisadi hayatında da görmek mümkündür. Abbasiler  iktisadi  hayatın her alanında üretimin ve buna bağlı ola­rak  refahın  arttırılması   hususunda büyük  gayret  sarfettiler.  İktisadi  haya­tın temelini ziraat teşkil ediyordu. Dev­let gelirlerinin büyük bir  kısmı  tarıma bağlı olduğu için ilk Abbasi halifeleri ge­niş sulama faaliyetlerine giriştiler ve ülkenin muhtelif yerlerinde sulama ve kanal işlerinde uzman kişileri  çalıştırdı­lar. Mu’tasım  Samerra  şehri için Çin’den çok sayıda su işleri mühendisi getirtti. Merv’de sadece sulama işleriyle görevli bir divan (dfvanü’l-ma’) vardı ve emrinde binlerce  kişi çalışmaktaydı.

Ülke zengin maden kaynaklarına sa­hipti. Halifeler maden ocaklarının işletil­mesine büyük önem veriyorlardı. Gü­müş doğu eyaletlerinde, bilhassa Hin­dukuş  bölgesinde  çıkarılıyordu.  Burada 10.000 maden işçisinin çalıştığı kaynak­larda belirtilmektedir. Altın batıdan, bil­hassa Sudan’dan getiriliyordu. Fars ve Horasan’da bakır, kurşun ve demir. Beyrut’ta zengin demir cevheri yatakları vardı. Çeşitli yerlerde kıymetli taşlar ve Basra körfezinde çok miktarda inci elde ediliyordu.

Kültür ve medeniyet seviyesinin yükselmesi milletler arası ticaretin de ge­lişmesine sebep oldu. Başlangıçta ti­caret yahudi, hıristiyan ve Mecüsi tüc­carların elindeyken zamanla müslü­manlar da ticaret hayatına  atıldılar  ve çok geçmeden dünya ticaretinde söz sahibi oldular. Abbasi halifeleri ticarete gereken önemi  vermişler,  yol  emniyeti­ni sağladıkları gibi kervan yollan üze­rinde kuyular ve kervansaraylar yaptı­rarak ticaretin gelişmesine yardımcı ol­muşlardır.

Kaynakça

  • Hakkı Dursun Yıldız  “Abbasiler”, TDV İslâm Ansiklopedisi, C.I, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, İstanbul 1994.
  • Şerare Yetkin  “Abbasiler”, TDV İslâm Ansiklopedisi, C.I, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, İstanbul 1994.