Vahdet-i Vücud

Vücudun birliği anlamına gelen Vahdet-i Vücud, yaratan Allah (bir) ile yaratılanın tek kaynaktan geldiğini ve “bir” olduğunu savunan mistik görüştür. Vahdet-i Vücud, bu alemde
gerçek varlık olarak sadece Hakkı kabul edip, öteki varlıkların vücudunu, O’na nispetle bir takım hayal ve gölgelerden ibaret görmektedir.

Tasavvuf anlayışına göre Vahdet-i Vücud mertebesine ancak hal ile ulaşılabilir. Hal ile ulaşmak; nefs ile mücahede, salih amel, dünyaya karşı meyil ve muhabbeti azaltma, zikir, gönlü masiva kirinden temizleme ve bu suretle kalbi Allah’ın isim ve sıfatlarının nurlarına ayna olacak bir duruma getirmekle mümkün olur.

Vahdet-i Vücud derecesine ulaşan kimse; kalbi keşiflere ve manevi olgunluklara nail olsa bile bunları Hakk’tan bilir ve kendisinde bir varlık görmez. Bu düşünce tarzı bütün tasavvuf erbabınca kabul edilmiştir.

Vahdet-i Vücud fikrinden ilk defa, Bayezıd-i Bestami, Cüneyd-i Bağdadi ve Hallac-ı Mansur söz etmiş ise de bu anlayışı ilk kez sistemleştiren İbn-i Arabi olmuştur. İbn Arabi’ye göre, varlık bir tek hakikatten ibaretti. Çeşitlenme ve çoğalma dış duyuların oluşturduğu zahiri bir şeydir. Allah, mutlak varlıktır. Varlığının sebebi yoktur. O kendi zatıyla vardır. O’nu bilmek varlığını bilmektir.

Zatının hakikatini bilmek mümkün değildir. Allah ezelde vardı ve kendisiyle birlikte hiçbir şey yoktu. Allah bizi bu şeklimizle yaratacağını biliyordu. Eğer bilmeseydi yaratamazdı. Bu şekli başka yerden de almadı. Çünkü kendisinden başka bir varlık yoktu. Demek ki Allah’ın bilgisinde bizim şeklimiz vardı. O halde biz bilkuvve O’nda vardık. Düşünce halindeki varlığımız, yani Allah’ın bizim hakkımızdaki bilgisi kendi kıdemiyle kadimdir. Çünkü bilgi O’nun sıfatıdır. Kendisi gibi sıfatı da ezelidir. Allah bizi yaratacağını ve şeklimizi sonradan bilmiş olamaz. Allah alemi yaratmak isteyince kendisinden heba denilen bir hakikat tecelli etti, göründü, taştı. Sonra Allah kendi nuru ile bu heba’ya tecelli etti.

Bütün alem bilkuvve bu heba’da vardı. Heba’da bulunan her şey Allah’ın tecelli nurunu yeteneği nispetinde aldı. Bu nuru en çok alan akıl oldu. Bu suretle Allah’ın nurunun tecellisinden heba, heba’nın tecellisinden alem meydana geldi. İbn Arabi’ye göre kâinat işte bu şekilde Allah’tan sudur etmiştir. Fakat Allah ile aynı mahiyette değildir. Mümkün varlıklar önce yok iken sonradan Allah’tan sadır olmuştur. İbn Arabi’ye göre alem beş mertebede meydana gelmiştir:

  • Alem-i lahut
  • Alem-i ceberut
  • Alem-i melekut
  • Alem-i şuhud
  • İnsan-ı kâmil.

Allah’ın isim ve sıfatlarının sonu olmadığı için alemin de sonu yoktur. Kainat Allah’ın isim ve sıfatlarının yekunu olduğu gibi insan da kâinatın küçük bir örneği olarak Allah’ın isim ve sıfatlarının yekunudur. Allah mutlak gizlilik derecesinden mertebe mertebe inerek varlıkları
meydana getirmiştir. Bazı kelamcılar ise Vahdet-i Vücud anlayışına karşı çıkmışlardır.

Kaynakça

Doç. Dr. İsmail KARAGÖZ ve  Doç. Dr. Fikret KARAMAN “Vahdet-i Vücud”. Dini Kavramlar Sözlüğü. ANKARA: Diyanet İşleri Başkanlığı yayınları, 3. Baskı. 2007